16 Eylül 2012 Pazar

İhlas suresinin aşağıdaki sekizli hatemi misk, zaferan ve gülsuyu ile Perşembe günü birinci saat olan müşteri saatinde yazılır,


* Allah rızası için iki rekât hacet namazı kılınır. Birinci rekâtta Fatiha ile İnşirah, ikinci rekâtta Fatiha ile Nas surelerini okunur,
* Namazdan sonra Allah'u Teâlâ hazretlerine 1001 defa tövbe istiğfar edilir,
* 1001 defa salavatı şerife getirip, 1001 defa İhlas suresini okunur,
* Her 100 defanın başında da bir defa;

اَ جِبْ يَا رُوقْيَائِيلْ وَيَا جَبْرَائِيلْ وَ ياَ مِيكَائِيلعَنْ يَااِيلْ وَ يَا سَمْسَمَاِيلْ وَ يَا كَسْفَيَائِيلْ وَ سَاعa nail olur ve her işinde başarılı olup, bütün hastalıklardan da Allah' u Teâlâ' nın izniyle korunup şifa bulur.

30 Ağustos 2012 Perşembe

KABUSUN 6 NEDENİ !!

http://i33.photobucket.com/albums/d73/s6xafterse7en/nightmares.jpg
Kimse derin bir uykudan yatağında bir yılan ya da alevler içinde kaldığını görerek uyanmak istemez. Kötü rüyalar –hatta daha kötüsü kabuslar- sinir bozucu olmakla kalmayıp bütün bir uykuyu, hatta bazen hayatınızı etkisi altına alabilir.
Genelde çocuklarda daha yaygın olmasına rağmen kötü rüyalar hayat boyu sürebilir. Peki uykumuzu mahveden bu kabuslardan kurtulmak için bizim yapabileceklerimiz neler?
http://img5.mynet.com/ha5/analiz/kabus1.jpg
1. Kaygı ve stres
Genellikle travmatik bir olay sonucunda ortaya çıkan kaygı ve stres, kabus görmenin temel nedenlerinden. Önemli bir ameliyat veya hastalık, sevilen birinin kaybı, kötü bir kazada kurban veya tanık olmak kabus görmenize neden olabilir. Fakat kabusun nedeni sadece travmatik olaylar değil. İşle alakalı veya ekonomik kaygılar, boşanma veya taşınma gibi büyük yaşam değişiklikleri, kısaca gündelik kaygılar da kabus nedeni olabilir.
http://img5.mynet.com/ha5/analiz/kabus2.jpg
2. Acı ve baharatlı yemekler
Neyi ne zaman yediğimizin gördüğümüz rüyalar üzerinde büyük etkisi var. Acı ve baharatlı yemekler vücut sıcaklığını ve metabolizma faaliyetlerini arttırarak uykuda rahatsız olmanıza sebep olabilir. Bu aynı zamanda yatma vaktinden kısa bir süre önce yemek yiyenlerin genelde kabus görmelerinin de nedeni.
http://img5.mynet.com/ha5/analiz/kabus3.jpg
3. Yiyeceklerdeki yağ oranı
Kesin olmamakla birlikte, araştırmalar gösteriyor ki, gün içinde ne kadar yağ oranı yüksek yiyecek tüketilirse, kötü rüya görme olasılığı da o kadar artıyor. Daha çok organik besinlere ağırlık verenler, gün boyu abur cubur tükenlere oranla daha seyrek kabus görüyorlar.
Kabusun 6 nedeni
4. Alkol
Alkol, kısa vadede, uykuya daldırmakta etkili olsa da, erkenden uyanmaya sebep olduğu için zararlıdır. Fazla alkol tüketimi, kabus görmenin sebeplerinden biridir. 
Kabusun 6 nedeni
5. İlaçlar
Antidepresan, yatıştırı, ve uyuşturucu gibi kimi ilaçlar, yan etki olarak kabusa sebep olabilir. Örneğin, bir araştırmada, ‘Ketamin’ adı verilen ve uyuşturucu olarak kullanılan maddenin kötü rüyalara sebep olduğu anlaşılmıştır. Benzer biçimde, sıtma hastalığının yaygın olarak görüldüğü bir ülkeye seyahat eden bir kişi ‘Lariam’ adı verilen maddeyi kullandığında, ilginç kabuslar görebilir. Genellikle kabuslar, hap kullanımı kesildiğinde, ortadan kaybolmaktadır.
Kabusun 6 nedeni
6. Hastalık
Grip gibi ateşli hastalıklar, bazen kabuslara sebep olabilir. Uykuda nefesin kesilmesi ya da çok uyumak gibi diğer uyku bozuklukları da kabus görme sıklığını arttırır.
Kötü rüyalar ya da kabuslar, belirli ölçüde olduğu sürece normal karşılanırken, uzmanlar, şiddet ve sertlik içeren rüyaların sıklıkla görülmesi halinde, bir terapiste danışılması gerekliliğini savunuyorlar. Ancak, tatlı uykular için yapılabilecek ilk adım, bu altı faktörü ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

17 Ağustos 2012 Cuma

KALBİMİZ DİĞER BEYNİMİZ Mİ?

“Gerçek yalnız kalp gözüyle görülür“ demişti Küçük Prens. Ve bu doğrudur. Şimdi biz bile biliyoruz: Doğru düşünce sadece kalple mümkün. "Kafadan kalbe" ezoterik bir metafordan başka bir şey değil. İnsan kalbi üzerindeki son araştırmalar çarpıcı keşifler ortaya çıkardı ve bilincin muhtemelen kalp ve beyinin ortak bir başarısı olabileceğini düşündürmektedir.
Örneğin Kalpte beyindekine benzer bir sinir yapısı olduğunu biliyor muydunuz? Kalbin beyin fonksiyonlarımızı etkilediğini? Kalpten, beynimizinkinden 500-5000 kat daha fazla olan bir manyetik alan yayıldığını? Vücudumuzdan birkaç metre uzaktaki diğer insanların sinir sistemini ölçülebilir bir şekilde etkileyebilen bir manyetik alanı olduğunu?
Kalp, ariflik-kültürlerinde yüzyıllardan beri duygu, sezgi, akıl, tutku ve aşk merkezi olarak kabul ediliyor. Önemli bir ruhani merkez ve kendine ulaşımın kapısı. Milyonlarca insan kalp yöresinde bazı hisler algiladiklarindan söz ediyorlar. Ama yıllardır bu bize önemsiz gözüküyordu.
Bilim nihayet gelişti.
Son çalışmalar bize, kalbimizin sadece bir çeşit beynin olduğunu göstermekle kalmayıp, beyin ile nasıl bir iletişim içerisinde olduğunu ve algılarımızı ve duygularımızı nasıl etkilediğini açıklıyor. Ve şaşırtıcı bir çekilde ilişkilerimizde kalbin gerçek rolünü ortaya koyuyor.
Kalbimizdeki beyin
Tıpta, kalp uzun süre organik bir bahçe havuzu pompasına eşdeğer idi. Bu sadece vücuda kan pompalar ve eğer bozulursa değiştirilir. Şimdi bazı araştırmacılar kalbin, bir çok bilgileri alan ve işleyen çok hassas ve gelişmiş, bir duyu organı olduğunu ileri sürüyorlar.
Kalp tam anlamıyla ikinci bir beyin gibi gözüküyor. Bir çok araştırmacıyı şaşırtan son derece karmaşık sinirsel bır sisteme sahip olan kalbin, beyinden ve otonom sinir sistemimizden bağımsız yaklaşık 40.000 nörondan oluşan bir ağa sahip olması, ve çeşitli yollardan beynimizle irtibat içerisinde olması. Farklı afferent sinirler aracılığıyla, kalb sürekli beynimize bilgi gönderir ve böylece bizim algılarımızı ve zihinsel süreçlerimizi etkiler.
Kalpten çıkan sinirler beyinde medullaya ulaşıyorlar, ordan beyindeki daha yüksek merkezlerin içine bağlanıyor ve anlaşılan içgüdü, duygu ve korku merkezi amigdala üzerinde büyük etkisi var.
Burada ilginç olan Kalbin (kalpteki Beyninin) beyinden ve sinir sisteminden tamamen bağımsız „düşünmesi“.
"Kalp sinir sistemi kalbe (kalp-beyni) serebral korteksden bağımsız öğrenme, hatırlama ve karar almayı mümkün kılar. Bunun dışında bir çok deneylerde kalbin sürekli olarak beyine gönderdiği sinyallerin algılama, kavrama ve duyguların işlenmesi gibi yüksek beyin fonksiyonlarını büyük ölçüde etkilediği gözlemlendi.
("Rollin McCraty, Ph.D., Institute of Heart Math.)
Kalbin manyetik alanı
Daha şaşırtıcı olan keşif ise, kalbin manyetik alanı: Bu alanın elektrik bileşeni beyninkinden yaklaşık 60 kat, hatta manyetik alanı 5000 kez daha daha güçlü ve vucuttan birkaç metre uzakta ölçülebilir.
Bu kalp düzenli atışlarla tüm vucuda karmaşık ritmik şablonlar gönderir ve bunla bir çok işleyişi etkiler, beynimiz de kendini bu elektromanyetik atışlara senkronize eder.
Sevinç ve gevşeme anlarında solunum ve kan basıncı senkronize olur. Kalp böylece bizim kalple beraber dalgalanmamız için gerekli tüm vucudu senkronize eden sinyalleri göndermiş olur.
Olumsuz duygular çok düzensiz ritmik kalıplar oluştururken, aşk, sevinç ve diğer olumlu duyguların son derece pürüzsüz ve düzenli ritmik kalıplar oluşturduğu kalp spektral analizleriyle ispatlanmıştır.
Kalp bağlantısı – kalplerin senkronizasyonu
Bunun ilişkilerimiz için ne önemi var? Derin bir sohbette insanların beyinlerinin tamamen senkronize olduğu ve beyin dalgalarının üst üste çakışacak şekilde senkronize oldukları defalarca ispatlanmıştır. McCraty ve ekibi şimdi bu araştırmaları genişlettiler ve kalbin bu süreçte önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorlar.
"HeartMath Enstitüsü'nde deneylerde kalbin elektromanyetik alanın insanlar arasında bilgi iletebileceği dair önemli kanıtlar elde edilmiştir. Birbirinden 1,5 metre kadar uzaktaki bireyler arasında kalp enerji değişimi ölçmek mümkün olmuştur. [.. .] Bu deneylerin sonuçları sinir sisteminin bir çeşit, diğer insanların kalplerinden çıkan elektromanyetik alanlara ayarlı, anten gibi çalıştığını düşündürmüştür. Bu, bilinci artıran ve diğerlerine karşı gerçek empati ve hassasiyet sağlayan, enerjik bilgi alış verişi yeteneğinin doğuştan olduğunu sanıyoruz.”
Bir endokrin bezi olarak kalp
Kalp, biyolojik olarak da, sadece pompalamaktan çok daha fazlasını yapar: 1980 lerde, kalp ilk olarak bir endokrin bezi olarak sınıflandırıldı. Kalp sinir sisteminde, aynı beyindeki gibi, tüm vücut üzerinde bir etkiye sahip çeşitli nörotransmitterlerin ve hormonlar salgılanır: noradrenalin, dopamin ve oksitosin bu hormonların en önemlileri, bu arada oksitosin, anne sevgisini, dayanışmayı, hoşgörüyü, anlayışı ve sosyal davranışı etkilediği için "aşk hormonu" olarak adlandırılır.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

STRES:HAYATTA KALMA İÇGÜDÜSÜ

Başımıza her ne gelirse gelsin stresten biliyoruz. Stres, herkesten ve her şeyden bağımsız, çağımızın yeni canavarı sanki. Aslında durum hiç de sandığımız gibi değil. İnsan, kanser ya da kalp hastalıkları gibi, uzun yaşamanın hastalıklarına ulaşabilecek kadar kendi hayatta kalma mücadelesini kazandı. Peki, bizi hayatta kalma içgüdüsü stres, neden şimdi bu kadar kötü adam oldu. Dengelerimiz ve yaşam tarzımızın değişmesinden kaynaklanıyor olabilir mi sizce? Yoksa insan farklı boyutlara doğru bir yolculuğa mı başladı?
Daha hızlı koş!
Bu emir cümlesi bile kan basıncınızı değiştirdi. Şimdi bir karaca olduğunuzu düşünün ve peşinizde sizi gözüne kestirmiş bir kaplan olsun. Hayatta kalmak için tüm bedeninizin alarm durumuna geçmesi gerekir ve siren tuşuna basan da stres güdüsüdür.
Stres tepkisi ile, depolanan tüm enerjiniz harekete geçmemizi sağlar. Adrenalin salgılanır, kan basıncı yükselir, algı açılır… yani tüm beden sadece ve sadece hayatta kalmaya odaklanır. Uzun süre düşünüp karar veremeyeceğiniz kadar doğru kararlar verirsiniz. Hedef nettir; hayatta kalmak. Bunun için de stres üzerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirir.
…Ve artık güvendesinizdir. Kalp ritminiz ve kan basıncınız normal seviyeye döner. Ta ki yeni bir tehdide kadar. Peki, doğadan farklılaşarak oluşturduğumuz kültürel çevrede hangi kaplanları yaratıp, sonra da ondan korktuğumuz için hasta oluyoruz?
Stresin asıl nedeni: Korkular
Farkında olarak ya da olmayarak doğumumuzdan itibaren bir sürü korku sembolü geliştiririz. İşte bu korkular ve bunları nasıl çözeceğimize ilişkin belirsizlik bizi gitgide daha derin bir stresin içine sürükler. Bu noktada, o ana ilişkin olarak üzerimize düşeni yapmanın farkındalığında olmak çok önemlidir. Korku sadece bilememekten kaynaklanır. İnsan bildiğinde korkularından kurtulur. En azından, bilinç seviyesinde sistem bu şekilde işler. Bu sepele, korkuların kaynağını öğrenerek korkularımızdan kurtulmak, bizi gerçek özgür insan haline getirir.
Stres, beynin sorunlarla nasıl baş ettiği ile ilgilidir.
Biraz önce anlattığımız gibi stresin bizi en kestirmeden sonuca ulaştıracağını bilinçli ya da bilinçsizce biliriz. Bunu eğlenmek için tepelerden atlarken, gerilim filmleri izlerken de bir şekilde kullanabiliriz.
Aslında konu “zor” bir durumla karşılaştığımızda bununla nasıl baş ettiğimiz ile ilgilidir. Aklımızı eğitip yetkin bir şekilde kullanarak, stresin olumsuz etkilerini ortadan kaldırabiliriz. Stresle biyolojik ve psikolojik olarak baş etme yöntemlerimizi geliştirdiğimizde başta iş olmak üzere özel hayatımızda da istediklerimize ulaşacağımız kesindir. Önemli olan kendimiz için en geçerli ve işleyen metodu bulabilmek.
Stres ve statü ilişkisi
Strese bağlı hafif şiddetteki hastalıklar yaygın olarak alt ve orta seviyedeki çalışanlarda görülür. Üst seviyedeki yöneticiler de ise daha çok yıpranmaya bağlı hastalıklar görülmektedir. Bunun en önemli nedeni yöneticilerin maruz kaldıkları yoğun baskı ve stresi, stres olmamak için alt çalışanlarına yönlendirmeleridir. Aman! Patronlar bana kızmasın sakın. Aslında fonksiyon itibariyle, üst düzey yöneticiler aslında şirketlerin stres tamponları gibidirler. Ancak işler tahminlerinden fazla sarpa sardığında, altlarındaki bir çalışanın ağzının payını vererek, streslerini bölüştürebilirler. Ancak altlar karar verme mekanizması içinde yer almadıkları için, bu yansıtma üstlerde olduğundan çok daha fazla tahribata neden olur. Zamanla sağlıksız çalışanlarla dolu şirketler, sağlıksız işleri ve krizleri meydana getirir. Bu çemberin bozulması için birilerinin farkında olarak, stresi yönetebilmesi gerekir. Ya da baş edemediğiniz stresi başkasına yansıtın, bu da bir yöntem olabilir mi, ne dersiniz?
Pozitif düşünün
Stresten aklınızı kullanarak korunabilirsiniz. Ancak bu cümleden stres sorunu olan insanların akılsız olduğu yargısı varılmamalıdır. Unutmayın, negatif genellemeler sadece zarar verir.
Kırmızı ışıkta geçen bir kişi size insanların zalim, umarsız, saygısız olduğunu düşündürebilir. Ancak unutmamak gerekir ki bunu yapan sadece bir kişidir. Bu durum aslında çok basit bir enerji dengesidir. Eğer sürekli böyle genellemelerle yaşarsak, kendimize ne kadar içinden çıkılmaz bir dünya yaratırız bir düşünsenize! Herkes kendi yaptığı ve yaşadığından sorumludur. Kendimizi ne tür duygu ve düşüncelerle doldurursak hayatımızda bu duygu ve düşüncelerden oluşur.
Yaşamınızın kontrolünü elinizde tuttuğunuzu hissediyor musunuz?
Hayır. Hissetmek de gerekemez. Ayrıca kim ister ki yaşamı kontrol etmeyi. O zaman, yaşamının pek bir eğlenceli yanı da kalmaz sanırım. Planlar yapmak, projeler geliştirmek, başarılı işlere imza atmak… tüm bunlar için stresi eğlenceli ve motive edici bir araç olarak kullanabiliriz. Stresi kendiniz için eğlenceli bir oyuncağa dönüştürebiliriz. Ancak burada her zaman farkındalık ve kontrol bizde olmalıdır.
Yaşadığımız her anın farkında olarak duygu ve düşüncelerimizi kontrol edebiliriz. Beynimizi bizim için çalışan bir ekibe dönüştürerek, stresin sadece yapıcı etkilerinden faydalanabiliriz. Bunun için sadece ve sadece, yaşadığımız her anın farkında olmamız yeterli olacaktır.

SİZİN AĞRINIZ HANGİSİ ?

Uluslararası Ağrı Araştırmaları Teşkilatı tarafından yapılan tanımlamaya göre, “Ağrı, vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, organik bir nedene bağlı olan veya olmayan, insanın geçmişteki tüm deneyimlerini kapsayan, özel bir duyu.”
Kronikleşen, tahammül edilemez hale gelen ağrılarınız için, “Ne zaman, nereye, nasıl başvuracağım?” diyorsanız,   Bayındır Hastaneleri Nöroloji Bölüm Başkanı Dr. Özcan Ertürk’ün söylediklerine kulak verin:
“Birçok hasta ağrının tedavisi için hangi kliniğe başvuracağını bilemiyor. Ağrının nedenini araştıracak ve tedavi edecek hekimin bulunamaması, hem ağrı nedenin ortaya konmasını hem de tedaviyi geciktiriyor. Bayındır Hastanesi Ağrı Merkezi’nde, ilgili bölümlerin de iş birliğiyle her türlü ağrının tanı ve tedavisini yapıyoruz. En çok başvuru, bel-boyun ve kanser ağrıları nedeniyle oluyor.”
Bel ve boyun ağrıları: Birçok nedene bağlı ortaya çıkabilen bel ve boyun ağrılarının tedavisinde eskiden daha sık başvurulan ameliyatlar, son zamanlarda ancak çok gerekli olduğunda uygulanıyor. Gereksiz yapılan ameliyatların bazen ağrı şikayetlerini daha da artırabileceği biliniyor. Bacakta ve kolda güç kaybı, idrar kaçırma, ayak düşüklüğü gibi durumlar genelde ameliyat gerektiriyor. Bu hastalar haricinde özel ilaç ve cihazlar yardımıyla, ağrıyı oluşturan sinirlerin duyarsızlaştırılması veya ağrıya neden olan fıtığın buharlaştırma gibi tekniklerle geriletilmesi mümkün. Uygun hastalarda fıtık sadece bölgesel uyuşturmayla özel borucuklar ve görüntüleme teknikleri kullanılarak ameliyat kesisi olmadan çıkartılabiliyor.
Baş ağrıları: Migren gibi baş ağrısına neden olan birçok hastalıkta ilaç tedavilerine yanıt alınamadığında ağrıyı ileten sinirin duyarsızlaştırılması gibi yöntemlerle tedavisi yapılıyor.
Kanser ağrıları: Kanser hastalarının yüzde 80’i orta şiddetten ötesine varan ağrılar çekiyor. Kanser hastalarında ağrıyı yok etmek ve ağrısız uyku süresini uzatmak tedavinin önemli basamağını oluşturuyor.  İlaç tedavisine rağmen ağrısı geçmeyen veya ilaçlara bağlı yan etki gelişen hastalarda vücuda yerleştirilecek ufak borucuklar, morfin gibi ilaçların çok düşük dozlarda uygulanmasına olanak sağlıyor. Kanser ağrısında halen en etkin ilaçları, morfin ve benzeri ilaçlar oluşturuyor. Böylece morfinin yüksek dozlarıyla  oluşabilecek yan etkiler yok oluyor.
Diyabetli hastalarda görülen ağrılar: Uzun süre şeker hastalığı olan hastalarda kol ve bacaklarda sinir harabiyetine bağlı yanıcı ağrılar gelişebiliyor. Başlangıçta uzun ve yorucu yol yürümelerde veya yokuş, merdiven çıkışlarda baldırlara gelen ağrı ve yorgunluk, ilerlemiş dönemlerde kısa yürüyüşlerde bile hastayı rahatsız etmeye başlıyor. Damar çaplarının daralması veya tıkanması kan dolaşımını bozacağı için ufak bir enfeksiyon ve yara kapanmayan geniş yaralara, kangrene yol açabilir.
Diyabetik ağrıların tedavisinde uygulanan ‘sempatik bloklar’, ağrıyı ortadan kaldırmada etkin. Aynı zamanda bacaklara giden kan akımının artmasını sağlayan bu tedavi yöntemi, hastalığın bacaklarda oluşturacağı diğer sorunları da azaltıyor.
Nevraljiler (Sinir ağrısı): Keskin, bıçak saplanması, elektrik çarpması şeklinde, çok şiddetli, genellikle kısa süreli ağrılardır. Yüzde görülen Trigeminal Nevralji adı verilen ağrı; yüz yıkama, yüze dokunma, yemek yeme gibi etkenlerle başlıyor. Bu ağrı kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülüyor. Genellikle de 50-70 yaşlarında ortaya çıkıyor. Postherpetik Nevralji denen zona sonrası ortaya çıkan, üç ay kadar devam eden ağrı da bu gruptan. Bu tip ağrılarda ilaç tedavisine yanıt alınamadığında ilgili sinir duyarsızlaştırılabiliyor.
Kompleks bölgesel ağrı sendromları: Kırık, burkulma, incinme gibi durumlar sonrasında kol ve bacaklarda ağrı, hareket kabiliyetinde azalma, şekil değişikliğiyle seyreden, tedavi edilmezse ilerleyici olan bu hastalıkta sinirlerin travma sonrası normal olmayan çalışmaları söz konusu. Sinir yumağına uygulanan özel ilaçlarla tedavisi sağlanabiliyor.
Hayalet ağrı: Ameliyat sonrasında kesilen bölgede oluşan his ve ağrı. Organı kesilen kişi, organ yerindeymiş gibi ağrı hissediyor.
Koksidini: Kuyruk sokumu bölgesindeki şiddetli ağrı. Düşmek, bu kemiğin kırılmasına ya da zedelenmesine neden oluyor. Bu bölgeye gelen tekme ya da doğum yaparken zedelenme de ağrıya yol açabiliyor.
RADYOFREKANS YÖNTEMİ Bu tedavi yönteminde radyofrekans enerjisini ısıya dönüştüren özel bir cihazla ağrıyı ileten sinirler duyarsızlaştırılıyor. Ağrıyı ileten sinire radyolojik görüntüleme eşliğinde, özel iğnelerle ulaşılıyor. İşlem elektriksel uyarılar verilerek ağrılı bölge sinirlerinin hassas bir şekilde tespitine olanak sağlıyor.

9 Ağustos 2012 Perşembe

HÜDDAM İLMİ

“RUH ÇAĞIRMA (!) İLE ‘’HÜDDAM İLMİ’’ ARASINDAKİ FARKI NEDİR? 
Bütün bu ruh çağırma (!) dalaverelerinin kökünde eskilerin "Hüddam ilmi", halkın da "CİN`cilik" dediği mesele yatmaktadır. Bilhassa eskilerin ve Anadolu halkının yakından bildiği bu konu şöyledir: Bazı tesbih veya duaların birer "HADİMİ" yâni "hizmetlisi - görevlisi" vardır. Eğer bir kişi oturup, o kelimeyi veya duayı adedince okur, sonra da karşısına dikilen CİNden, o an için korkmadan bir şey isteyebilirse, o şey derhal olur!. Veya o CİNin kendi emrine girmesini isterse, o CİN artık onun hizmetkârı durumuna girer!. Bunun için de bir çok formül vardır!. Bu formülleri bünyesinde toplayan bir çok kitaplar yazılmıştır eskiden ki, bunların içinde en meşhuru; "KENZÜL HAVAS" ismiyle bilinenidir. Bu kitabın içinde bir çok formüller vardır... Ancak burada şunu da hatırlatalım ki, "HÜDDAM"cılık ile "RUH ÇAĞIRMA(!)-SPİRİTUALİZM" arasında çok büyük bir fark vardır.
İşte o fark da şudur: Ruh çağırma(!) veya spiritualizm denen oyunda CİNlerle temasa geçen kimseler, daima CİNLERİN elinde oyuncak olurlar... Aynen aslan eline düşmüş tavşan gibi; CİN de onları istediği gibi elinde oynatır... Ve onlar bu durumu asla fark edemezler. "Hüddam" ilminde ise, formül, diğer yan şartlarıyla birlikte tam olarak uygulanabildiği zaman; insan, CİNni tam anlamıyla pençeleri altına alır; ve ona bütün istediklerini yaptırabilir. Hattâ, bir insanı bile, bu yolla o CİNine öldürtebilir. Aksi halde, yâni emre uymadığı zaman o CİN perişan olur. Bu sebeple, bu ilmin kullanılmasında, insan için öteki sisteme göre mutlak bir avantaj vardır.
İşte aradaki bu fark sebebiyle, eskilerin ve günümüzde de sadece birkaç kişinin bildiği "Hüddam ilmi", spiritualizmden kat be kat üstün durumdadır. Çünkü, anlattığımız üzere, bu ilimde insan için CİNni emri altına almak söz konusudur. "Spiritualizm" diye veya "Ruh çağırma(!)" diye bilinen CİNlerle bağlantı hâlinde ise, CİNni hiç bir şekilde, bir bilgiyi vermek veya bir işi yaptırtmak için zorlamak söz konusu değildir. Ancak burada şu hususu da çok iyi bir şekilde anlatmak gerekir; Eğer bir kişi "Hüddam ilmi’’nin gereği olan formüllerden birini yapmaya kalkar da; sonra başlamışken, şu veya bu sebeple; meselâ formülü uygularken yarıdan itibaren duyacağı seslerden veya o sırada gözüne görünen acaip şekillerden korkarak yarıda bırakırsa, işte o anda onun için felâket başlar.
Onun, etkisi altına almaya çalıştığı CİN, o anda onu rahatlıkla avlar ve bu kişi CİNi emrine almaya çalışırken, CİN onu ele geçirmiş olur... Ki bundan sonra, o kişi artık CİNnin emrine bağlıdır. Böylece, Dimyata pirince gidilirken evdeki bulgurdan da olunur. Bu sebepledir ki, "Hüddam ilmi"ne dayanan bir formülü, ya hiç yapmamalı, ya da başlanıldığı zaman, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar yapmalıdır. Nitekim bu formülün tam olarak yapılmaması için o CİN, bir takım gürültüler oluşturur veya sesler çıkartır, âdeta içinde bulunulan evi veya katı yıkılıyormuşçasına gürültülerle sarsabilir; akla hayâle gelmeyecek korkunç şekillerde göze görünebilir!. İşte bütün bunlar olmasına rağmen, kişinin bütün soğukkanlılığıyla elindeki formulü bitirmeye çalışması îcabeder.
Nitekim, "fazla tesbih çekmekten deli oldu", diye halk arasında anılan hal de bu esasa dayanır.
Bir kişinin yönlendiricisi olmaksızın ve formülü bilmeden rastgele tesbih çekmesi, ister istemez bir şifreyi meydana getirir ki, bu durumda, o anda şifreyle bağlantılı olan CİN otomatik olarak harekete geçip, o kişiyi hükmü altına alır... Ve o kimsenin bu durumdan haberi yoktur!. Ve o CİNi kontrol altına alabilecek güce de sahip değildir. Artık ister istemez o CİNle iletişimleri başlamış olur. Bu ilişkinin başlaması da bazen kulağına, bazen da içine gelen seslerle olur... Kezâ bundan önce de burun yoluyla kokular tesbit eder bazen... Ve sonunda CİNleri çeşitli şekil ve kıyafetlerde görmeye başlar bu yolunda devam ederse... Bu gibi kişler, duydukları sesleri veya aldıkları kokuları ya da gördükleri şeyleri bu konuyu bilmeyen kişiler içinde açarlarsa, derhal "aklını kaçırdı", "oynattı" diye nitelendirirler ve hastaneye kaldırılırlar. Oysa tıp henüz bu konuda âcizdir. Elektro-şokla tedavi etmek ister fakat bunu da başaramaz!. Bu gibi kişiler, artık halk arasında "meczup" "zararsız deli" tâbirlerine muhatap olarak hayatlarına devam ederler. Bu gibi kişiler eğer içine düştükleri duruma rağmen, bu sahada yetkili bir şahsın eline geçerlerse, o halden kurtulmaları yollarının düzeltilmesi ve o yolda ilerlemeleri mümkündür.
Aksi halde ömür boyu bu durumdan kurtulamazlar... Artık onlar "deli" olmuşlardır. İlk yüzyıllardan beri, en ilkel topluluklardan itibaren yeryüzünde görülen bir meslek ve iş vardır; Bu mesleğe "BÜYÜCÜLÜK", yapılan işe de "BÜYÜ" denir. Bu işten gaye, bir insanı etki altına alıp, ona istemediği bir şeyi zorla yaptırmak ve bazen da hastaların iyi olmasını temine çalışmaktır.
BÜTÜN DİNLER, BÜYÜYÜ İNSANA “HARAM” KILMIŞLARDIR! 
Büyü; özü “ALLAH”a dayanan bütün dinleri tebliğ eden Allah Rasûlü’nce yasaklanmıştır. Bütün dinler, büyüyü insana "Haram" kılmışlardır. Kezâ İslâm Dini de büyüyü "haram" kılmış ve büyü yapan ve yaptıranların İslâm Dini’nden çıkmış olacaklarını açıklamıştır. Büyü ve sihrin yeryüzünde en yaygın olduğu devir, Musa (Aleyhisselâm) Nebi’nin devridir. Nitekim o devrin geçer akçesi de "Büyü ve sihir" olması sebebiyle Musa Nebi bu sahadaki mûcizelerle yeryüzünde vazife yapmıştır. İslâm’a göre fal baktırmanın, büyü yaptırmanın yeri de Din’de yoktur. Bu önemli bir suçtur. Büyük vebaldir!. Büyük günahlardandır!. Maalesef günümüzde, pek çok kişi CİNlerle ilişkide olan ve bu yüzden kendini evliya sanan sahte mürşidlerin peşinden koşarak çok kıymetli ömürlerini boşa geçirmektedirler.
BÜYÜ, NİÇİN YASAKLANMIŞTIR? 
Büyünün yasaklanmasındaki özellik, insanların iradelerinin başkası tarafından zoraki bir şekilde kaldırılması veya kısıtlanmasının önüne geçmek; onlara serbestçe hareket, seçme hakkı tanımaktır. Tâ ki böylelikle insan yaptığından sorumlu tutulabilsin.
BÜYÜNÜN KÖKÜ, CİNLERE DAYANMAKTADIR! 
Büyü`nün özü, kökü, CİN`lere dayanmaktadır. Bütün mukaddes kitapların, önceki "sahife"ler de dahil olmak üzere Tevrat, Zebur, İncil ve Kur`ân her bir âyetinin, her bir kelimesinin 8 hizmetlisi yâni "hadimi" vardır. Yâni, her devirde nâzil olmuş bulunan mukaddes kitapların orijinalini meydana getiren kelimelerin her birine 8 hadim-hizmetli-vazifeli kılınmıştır... Bunların 4`ü ulvî yâni "melek" cinsinden; 4`ü de suflî yâni "CİN" cinsindendir. Bu kelimelerin "ebced ilmi" denilen bir ilmin verdiği hesaplara göre çeşitli rakamlarla tekrarlanışı; ya da o âyetlerin tersinden okunuşu, o kelimelerin vazifeli CİNini harekete geçirerek, sevkedildiği kişiler üzerinde tesirlerini icra ederler. İşte, "BÜYÜ" denilen olay, bir kelime veya cümlenin belirli sayıda ve bazı yan çalışmalarla da desteklenerek okunmasıyla meydana gelen tesirlerdir.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

OKUYAN BİR KULA HİÇBİRŞEY ZARAR VEREMEZ

“Her sabah ve akşam üç defa ‘Bismillâhillezî lâ yedurru maa’smihî şey’un fi’l-ardı velâ fi’s-semâ’, vehüve’s-semîu’l-alîm’ duâsını okuyan bir kula hiçbir şey zarar vermez.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce)