Bilim'in Yeni keşfettiği,
Doğal Tedavi Yöntemi Olarak . Kullanılan İncir Sütü... İncir Sütünün Faydaları;
- İncir sütü nasırların üzerine her gün sürülürse nasırlar
zamanla kaybolur.
-Siğilleri de sökmek için aynı şekilde kullanılır.
- İncir sütü diş eti yaralarında dişlere sürülür.
- Katarakt başlangıcında incir sütü balla karıştırılır, sürme gibi göze
Çekilirse kataraktı giderir.
- Kulağın etrafına sürülürse, kulak içindeki kurdu öldürür.
- Taze incir, hardal ile lapa haline getirilir kulağa konulursa, kulak
Uğultusunu giderir.
- Dahili böbrek taşı kaldırır.
- Kuduz bir köpek tarafından ısırmalarda veya akrepsokmalarından
Kaynaklanan yaralarda toksik özellik göstermesi sebebiyle kullanılır.
- Arı sokmalarında oluşan siğilleri ortadan kaldırır. Yılan
sokmalarında da etkilidir.
- Omurga üzerinde hafif masaj ile uygulanarak sıtmadaki titreme
giderilir.
- Bal ile karıştırıldığında; nezle başlangıcında gözlerde donukluğu
kaldırır.
- Çemen unu ile karıştırıldığında; gut hastalığı (Romatizmal bir
hastalıktır. Sıklıkla ayak başparmağındaki iltihapla kendini
gösterir).
-Cüzzam yaraları, kaşıntı ve çiller için lapa şekline getirilerek kullanılır.
- Çemen unu ve sirke ile karıştırıldığında tüy dökücü olarak
kullanılır.
- Ezilmiş acı badem ile karıştırıldığında; bir içecek olarak
alındığında müshil Etkisi g österir. 
1 Mayıs 2012 Salı
İMAM-I RABBANİ VE MEHDİ'NİN GELİŞ TARİHİ
İmam Rabbani Hz. Mehdi'nin, Peygamberimiz (sav)'in vefatından 1000 (bin) sene geçtikten sonra, “bin ile ikinci bin YIL arasında” geleceğini bildirmektedir:
Ancak beklenen odur ki; aradan bin sene geçtikten sonra bu saklı devlet tecid edile (yenilene). Ona bir üstünlük verilip suyu bulması, arttırıla... Böylece kemalatin (faziletlerin, mükemmelliklerin) aslı zuhur edip onun zilletini örte.. Ve yüce bağlılığa değer veren Mehdi gelsin. Allah ondan razı olsun. (Mektubat-i Rabbani, 1/569)
Şeriatin teyit hasletleri, milleti tecdidi (yenilemesi) bu ikinci bindedir. Bu davanın doğruluğuna adil şahid: İsa'nın (a.s.) Mehdi'nin (r.a.) bu bin içinde var oluşlarıdır. (Mektubat-ı Rabbani, 1/611)
Resulullah (s.a.v.)’ın ümmeti arasından çıkanlar pek kamildirler. Yani Resulullah (s.a.v.)'ın irtihali (vefatı) üzerinden bin sene geçtikten sonra isterse az olsunlar. Onların pek kemalli olmaları şunun içindir ki: Şeriatin takviyesi, pek tamam şekliyle hasıl ola. Aradan bin sene geçtikten sonra, Mehdi'nin gelişi de bunun içindir.
Onun mübarek kudumünü (gelişini), Hatem'ür-resül Resulullah (s.a.v.) müjdelemiştir. İsa (a.s.) dahi aradan bin sene geçtikten sonra nüzul edecektir. (Mektubat-i Rabbani, 1/440)
Peygamber Efendimiz (sav)'in vefatının ardından bin sene geçtikten sonra ikinci bin yılına girilir. İmam Rabbani Hazretleri’nin yukarıdaki izahlarına göre, Hz. İsa ve Hz. Mehdi, bu bin ile ikinci bin yıl arasında geleceklerdir.
Büyük İslam alimi İmam Suyuti'den yapılan rivayete göre, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, ümmetin ömrünün 1500 seneyi aşmayacağını bildirdiğini haber vermektedir:
Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek fakat bin beşyüz (1500) seneyi aşmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 299) (Celaleddin Suyuti'nin "El-Kesfu Fi Mücazeveti Hazin el-Ümmeti El Elfe Ellezi Dellet Aleyh el-Asar"isimli kitabından nakil)
Buradan yola çıkarak İslam’ın hakimiyeti Hicri 1500’e kadar sürecektir diyenler olabilir. Fakat geleceği sadece ALLAH bilir. Bu konularda kesin konuşmak kişiyi hatalara götürebilir.
İmam Rabbani Hazretlerinin bu konuyu açıkladığı diğer bir sözünde de, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının yüzyıl başında olacağını belirtmiştir:
Zira onun (Hz. Mehdi'nin) zuhuru, yüz başlarında olacaktır. (Mektubat-ı Rabbani, 3/158-159))
Buradan yola çıkarak Hz. Mehdi'nin gelişi Hicri takvime göre 1500 yılından önceki asırlarda olabileceğini düşünebiliriz. Yani 1400 ya da 1300'lü yıllar olarak düşünebiliriz. 1300-1400 arası 1888-1980 li yıllar arası gibi gözükebilir.. Bazılar bunu 1980 sonrası olarak ta değerlendirebilir. Fakat böyle bir iddiada bulunmak GAFLET'in ta kendisidir. 1980 li yıllar ile 1880 li yılları karşılaştırdığımızda 1880 li yıllar islam dünyasının en karanlık günlerinin başlayacağı gizli hesapların yapıldığı dönem iken 1980 li yıllar ise tüm dünyada islam güneşinin yavaş yavaş aydınlandığı dönemdir.. 1980'lilere gelindiğinde Küfrün beli artık kırılmıştır.
İmam Rabbani Hazretlerinin yüzyılın başı tarifi göreve başladığı tarih mi yoksa dünyaya geldiği tarih mi onu Allah bilir. Belki de dünyaya geldiği tarih olabilir. Bazı kişiler kendi mehdiliklerini ilan edebilmek için göreve başladığı tarih olarak değerlendirebilir..
Peygamberimiz (sav)'in hadisinde bildirildiğine göre, İslam ahlakının hakim olduğu bir yüzyıl geçtikten sonra, yaklaşık bir yüzyıl da zulüm ve imansızlık hakim olacak, ve bunun ardından kıyamet beklenecektir (en doğrusunu Allah bilir):
Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Kıyamet, yeryüzünde Allah'a ibadet edilmeyen bir yüz sene geçmedikçe kopmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiiyy-il Ahir Zaman, 92)
Büyük islam alimlerinden Ebu'l Faruk Silistrevi hazretlerinin: "Bu alem eski bir saraya benzer. Nasil ki eski bir saray tamir görünce ömrü uzarsa, din-i mübin-i Islam da ihya edilirse, kiyamet tehir olunur." sözü bize birtakım ipuçları da vermekte. İslam dini ihya edildiği sürece de kıyamet gününün erteleceğini haber vermektedir.
Buradan da anlaşıldığı gibi İslam ümmetine ÖMÜR biçmek bizim haddimiz değildir. Hizmetlere devam ettiğimiz sürece islam sancağı bu cihanda dalgalanacaktır. Hz. Mehdi üzerinden rant kazanmak isteyen çevreler ısrarla bir tarih ortaya koymakta ve rantları için de imam rabbani gibi büyük isimlerin adlarını anarak TAMAMEN KENDİ YORUMLARI ile kehanette bulunmaktadırlar.
Son not ise: Hz. Mehdi matematiksel hesaplarla şifrelerle bulunmaz. İnançla iman ile bulunur. Gerçekten iman edip, Allah yolunda cihad eden, onun kitabı için hizmetten hizmete koşan, kalpleri füyuzatı ilahi ile dolup dolup taşan yüreklere, eğer Allah nasip ederse onu tanımayı nasip eder! Allah istemediği sürece kimse Hz. Mehdi'yi tanıyamaz.
Hz. Mehdi geldiğinde ben mehdiyim demiyecek. O hizmetini yapacak. Ya da o geldiği gün herşey birden güllük gülistanlık olmıyacak. Küfür birden yok olmıyacak. Nasibi olmıyan onun varlığından bile haberdar olmıyacak. Hz. Mehdi Allah rasülünün varisidir.
Ancak beklenen odur ki; aradan bin sene geçtikten sonra bu saklı devlet tecid edile (yenilene). Ona bir üstünlük verilip suyu bulması, arttırıla... Böylece kemalatin (faziletlerin, mükemmelliklerin) aslı zuhur edip onun zilletini örte.. Ve yüce bağlılığa değer veren Mehdi gelsin. Allah ondan razı olsun. (Mektubat-i Rabbani, 1/569)
Şeriatin teyit hasletleri, milleti tecdidi (yenilemesi) bu ikinci bindedir. Bu davanın doğruluğuna adil şahid: İsa'nın (a.s.) Mehdi'nin (r.a.) bu bin içinde var oluşlarıdır. (Mektubat-ı Rabbani, 1/611)
Resulullah (s.a.v.)’ın ümmeti arasından çıkanlar pek kamildirler. Yani Resulullah (s.a.v.)'ın irtihali (vefatı) üzerinden bin sene geçtikten sonra isterse az olsunlar. Onların pek kemalli olmaları şunun içindir ki: Şeriatin takviyesi, pek tamam şekliyle hasıl ola. Aradan bin sene geçtikten sonra, Mehdi'nin gelişi de bunun içindir.
Onun mübarek kudumünü (gelişini), Hatem'ür-resül Resulullah (s.a.v.) müjdelemiştir. İsa (a.s.) dahi aradan bin sene geçtikten sonra nüzul edecektir. (Mektubat-i Rabbani, 1/440)
Peygamber Efendimiz (sav)'in vefatının ardından bin sene geçtikten sonra ikinci bin yılına girilir. İmam Rabbani Hazretleri’nin yukarıdaki izahlarına göre, Hz. İsa ve Hz. Mehdi, bu bin ile ikinci bin yıl arasında geleceklerdir.
Büyük İslam alimi İmam Suyuti'den yapılan rivayete göre, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, ümmetin ömrünün 1500 seneyi aşmayacağını bildirdiğini haber vermektedir:
Bu ümmetin ömrü bin (1000) seneyi geçecek fakat bin beşyüz (1500) seneyi aşmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 299) (Celaleddin Suyuti'nin "El-Kesfu Fi Mücazeveti Hazin el-Ümmeti El Elfe Ellezi Dellet Aleyh el-Asar"isimli kitabından nakil)
Buradan yola çıkarak İslam’ın hakimiyeti Hicri 1500’e kadar sürecektir diyenler olabilir. Fakat geleceği sadece ALLAH bilir. Bu konularda kesin konuşmak kişiyi hatalara götürebilir.
İmam Rabbani Hazretlerinin bu konuyu açıkladığı diğer bir sözünde de, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının yüzyıl başında olacağını belirtmiştir:
Zira onun (Hz. Mehdi'nin) zuhuru, yüz başlarında olacaktır. (Mektubat-ı Rabbani, 3/158-159))
Buradan yola çıkarak Hz. Mehdi'nin gelişi Hicri takvime göre 1500 yılından önceki asırlarda olabileceğini düşünebiliriz. Yani 1400 ya da 1300'lü yıllar olarak düşünebiliriz. 1300-1400 arası 1888-1980 li yıllar arası gibi gözükebilir.. Bazılar bunu 1980 sonrası olarak ta değerlendirebilir. Fakat böyle bir iddiada bulunmak GAFLET'in ta kendisidir. 1980 li yıllar ile 1880 li yılları karşılaştırdığımızda 1880 li yıllar islam dünyasının en karanlık günlerinin başlayacağı gizli hesapların yapıldığı dönem iken 1980 li yıllar ise tüm dünyada islam güneşinin yavaş yavaş aydınlandığı dönemdir.. 1980'lilere gelindiğinde Küfrün beli artık kırılmıştır.
İmam Rabbani Hazretlerinin yüzyılın başı tarifi göreve başladığı tarih mi yoksa dünyaya geldiği tarih mi onu Allah bilir. Belki de dünyaya geldiği tarih olabilir. Bazı kişiler kendi mehdiliklerini ilan edebilmek için göreve başladığı tarih olarak değerlendirebilir..
Peygamberimiz (sav)'in hadisinde bildirildiğine göre, İslam ahlakının hakim olduğu bir yüzyıl geçtikten sonra, yaklaşık bir yüzyıl da zulüm ve imansızlık hakim olacak, ve bunun ardından kıyamet beklenecektir (en doğrusunu Allah bilir):
Resulullah (s.a.v.) buyurdu: Kıyamet, yeryüzünde Allah'a ibadet edilmeyen bir yüz sene geçmedikçe kopmaz. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiiyy-il Ahir Zaman, 92)
Büyük islam alimlerinden Ebu'l Faruk Silistrevi hazretlerinin: "Bu alem eski bir saraya benzer. Nasil ki eski bir saray tamir görünce ömrü uzarsa, din-i mübin-i Islam da ihya edilirse, kiyamet tehir olunur." sözü bize birtakım ipuçları da vermekte. İslam dini ihya edildiği sürece de kıyamet gününün erteleceğini haber vermektedir.
Buradan da anlaşıldığı gibi İslam ümmetine ÖMÜR biçmek bizim haddimiz değildir. Hizmetlere devam ettiğimiz sürece islam sancağı bu cihanda dalgalanacaktır. Hz. Mehdi üzerinden rant kazanmak isteyen çevreler ısrarla bir tarih ortaya koymakta ve rantları için de imam rabbani gibi büyük isimlerin adlarını anarak TAMAMEN KENDİ YORUMLARI ile kehanette bulunmaktadırlar.
Son not ise: Hz. Mehdi matematiksel hesaplarla şifrelerle bulunmaz. İnançla iman ile bulunur. Gerçekten iman edip, Allah yolunda cihad eden, onun kitabı için hizmetten hizmete koşan, kalpleri füyuzatı ilahi ile dolup dolup taşan yüreklere, eğer Allah nasip ederse onu tanımayı nasip eder! Allah istemediği sürece kimse Hz. Mehdi'yi tanıyamaz.
Hz. Mehdi geldiğinde ben mehdiyim demiyecek. O hizmetini yapacak. Ya da o geldiği gün herşey birden güllük gülistanlık olmıyacak. Küfür birden yok olmıyacak. Nasibi olmıyan onun varlığından bile haberdar olmıyacak. Hz. Mehdi Allah rasülünün varisidir.
Müminin İç Aleminin İlmi.
Yani tasavvuf, İslâm dininin ihsan kısmıyla ilgili ilimleri ve halleri hedefe aldı. İhsanı bizzat Hz. Rasulullah A.S. Efendimiz tarif buyurmuşlar ve dinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu belirtmişlerdir (Sahih-i Buharî, İman).
Hadis-i şerifin tarif buyurduğu ihsan hali, kalbin ihya edilmesi, gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınıp Yüce Allah’ı müşahede edecek bir temizliğe ulaşmasıdır. Güzel kulluğun ve kurtuluşun temeli budur. Bunun yolu da manevi terbiyedir.
İhsan ilmi ve edebi, İslâm tarihinde bir disiplin içinde daha çok tasavvuf mekteplerinde okutuldu. Büyük veliler bu ilimde mütahassıs oldular, zirveye çıktılar. Onu isteyenlere öğrettiler. Herkes nasibi kadar bu ilimden ve ilâhî sevgiden istifade etti. Bu hizmet tarih boyunca böyle yapıldı.
Allah dostlarının işleri ortada, hizmetleri meydandadır. Veli de, fakih de dinin emrettiği ilimleri ihya için uğraşıyor.
Bütün İslâm alimleri bir bütünün parçalarıdır. İslâm aleminde fakihler fıkıh alanında, müfessirler tefsir sahasında, muhaddisler hadis ilimlerinde ve diğer alimler kendi dallarında nasıl büyük hizmetler gördü iseler, sufiler de dinin en önemli ilmi olan ihsan ilmi ve manevi terbiye alanında büyük hizmetler görmüşlerdir. Halen de görüyorlar.
Hadis-i şerifin tarif buyurduğu ihsan hali, kalbin ihya edilmesi, gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınıp Yüce Allah’ı müşahede edecek bir temizliğe ulaşmasıdır. Güzel kulluğun ve kurtuluşun temeli budur. Bunun yolu da manevi terbiyedir.
İhsan ilmi ve edebi, İslâm tarihinde bir disiplin içinde daha çok tasavvuf mekteplerinde okutuldu. Büyük veliler bu ilimde mütahassıs oldular, zirveye çıktılar. Onu isteyenlere öğrettiler. Herkes nasibi kadar bu ilimden ve ilâhî sevgiden istifade etti. Bu hizmet tarih boyunca böyle yapıldı.
Allah dostlarının işleri ortada, hizmetleri meydandadır. Veli de, fakih de dinin emrettiği ilimleri ihya için uğraşıyor.
Bütün İslâm alimleri bir bütünün parçalarıdır. İslâm aleminde fakihler fıkıh alanında, müfessirler tefsir sahasında, muhaddisler hadis ilimlerinde ve diğer alimler kendi dallarında nasıl büyük hizmetler gördü iseler, sufiler de dinin en önemli ilmi olan ihsan ilmi ve manevi terbiye alanında büyük hizmetler görmüşlerdir. Halen de görüyorlar.
30 Nisan 2012 Pazartesi
Cennette Uyku ve Ölüm yoktur.
Uyuyan kimse hareketsiz ve yarı şuur hâlinde olduğu için ölüye benzetilmiştir. Hattâ uykuya "yarı ölüm" veya "ölümün kardeşi" denmiştir.
Nitekim Câbir (r.a)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e "Yâ Rasûlullâh, cennet ehli uyur mu?" diye sorulduğunda "Hayır uyumaz! Zîrâ uyku ölümün kardeşidir. Cennet ehli ölümsüzdür ve uyumaz." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîmde ise "O Allah ki, geceleyin sizi vefat ettirir, uyutur. Bununla beraber gündüz kazandıklarınızı bilir, tutar sonra sizi onun içinde ba'seder ki mukadder olan ecel tamamlansın..." (Sûre-i En'âm, âyet 60)
Uyku; bilhassa gece uykusu, bedeni dinlendirir. İnsanı sıkıntılarından, belli bir süre uzaklaştırır, sinir ve kaslardaki gerginlikleri giderir, vücutta bir rahatlama ve dinlenme meydana gelir. Uyku, yeme içme gibi bir ihtiyaçtır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de
"Hem o Rabbindir ki, size geceyi bir libâs (elbise) yaptı, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yeni bir hayât kıldı." (Sûre-i Furkan, 47)
"Uykunuzu bir dinlenme kıldık, geceyi de üzerinize bir örtü yaptık. Gündüzü ise maîşetiniz için çalışma zamanı kıldık." (Sûre-i Nebe, 9-11)
Nitekim Câbir (r.a)'ın rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e "Yâ Rasûlullâh, cennet ehli uyur mu?" diye sorulduğunda "Hayır uyumaz! Zîrâ uyku ölümün kardeşidir. Cennet ehli ölümsüzdür ve uyumaz." buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîmde ise "O Allah ki, geceleyin sizi vefat ettirir, uyutur. Bununla beraber gündüz kazandıklarınızı bilir, tutar sonra sizi onun içinde ba'seder ki mukadder olan ecel tamamlansın..." (Sûre-i En'âm, âyet 60)
Uyku; bilhassa gece uykusu, bedeni dinlendirir. İnsanı sıkıntılarından, belli bir süre uzaklaştırır, sinir ve kaslardaki gerginlikleri giderir, vücutta bir rahatlama ve dinlenme meydana gelir. Uyku, yeme içme gibi bir ihtiyaçtır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de
"Hem o Rabbindir ki, size geceyi bir libâs (elbise) yaptı, uykuyu bir istirahat, gündüzü de yeni bir hayât kıldı." (Sûre-i Furkan, 47)
"Uykunuzu bir dinlenme kıldık, geceyi de üzerinize bir örtü yaptık. Gündüzü ise maîşetiniz için çalışma zamanı kıldık." (Sûre-i Nebe, 9-11)
"Ve onun âyetlerindendir, gecede ve gündüzde uyumanız..." buyurulmaktadır. (Sûre-i Rûm, 23)
28 Nisan 2012 Cumartesi
Gül hangi dertlere devadır? Gülün şifaları nedir?
Gül Pek Çok Derde Deva…
Osmanlı ve İslam dünyasında önemli yeri olan gülü tıp
dünyası yeni keşfetti.
İşte gülün mucizevi faydaları;
çok yaygındı.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana
Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, gül yağı,
gül suyu, gül şerbeti, gül reçelinin, binlerce yıl çeşitli
hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanıldığını aktardı.
5 yıldır bu alanda araştırma yapan Altıntaş, gülün
faydalarını sıraladı.
Gül suyu
-Ciltteki yaralanmalarda ve cilt hastalıklarının iyileştirilmesinde büyük etkiye sahip.
-Serinletici ve ateş düşürücü özelliği bulunmakta.
-Kırışıklıklara karşı ve yaşlanma etkilerini geciktirici özelliği var.
Gül yağı
-Çağımızın hastalığı strese karşı iyi geliyor.
-Osmanlılar’da gül yağı psikolojik tedavilerde kullanılmış.
-Gül yağı ile baş ovulduğunda baş ağrılarına iyi geldiği gözlenmiş.
Gül reçeli, şurubu ve şerbeti ise mide için bire bir.
Hazımsızlıkta, karaciğer hastalıklarında gül reçelinin tedavi
etkisi büyük.
Osmanlı ve İslam dünyasında önemli yeri olan gülü tıp
dünyası yeni keşfetti.
İşte gülün mucizevi faydaları;
Tıp dünyası gül mucizesini yeni keşfetti. Oysa Osmanlı
ve İslam dünyasında gülün sağlık alanındaki kullanımıçok yaygındı.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Ana
Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, gül yağı,
gül suyu, gül şerbeti, gül reçelinin, binlerce yıl çeşitli
hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanıldığını aktardı.
5 yıldır bu alanda araştırma yapan Altıntaş, gülün
faydalarını sıraladı.
Gül suyu
-Ciltteki yaralanmalarda ve cilt hastalıklarının iyileştirilmesinde büyük etkiye sahip.
-Serinletici ve ateş düşürücü özelliği bulunmakta.
-Kırışıklıklara karşı ve yaşlanma etkilerini geciktirici özelliği var.
Gül yağı
-Çağımızın hastalığı strese karşı iyi geliyor.
-Osmanlılar’da gül yağı psikolojik tedavilerde kullanılmış.
-Gül yağı ile baş ovulduğunda baş ağrılarına iyi geldiği gözlenmiş.
Gül reçeli, şurubu ve şerbeti ise mide için bire bir.
Hazımsızlıkta, karaciğer hastalıklarında gül reçelinin tedavi
etkisi büyük.
26 Nisan 2012 Perşembe
Namaz kılan bir Müminin Günlük Zikr Sayısı.(rakamla)
5 vakit namaz kılan bir mümin günde ;
+40 besmele çekiyor
+40 Fatiha okuyor
+80 kez Er-Rahman diyor
+80 kez Er-Rahim,
+213 kez Allahu ekber,
+120 kez sübhane rabbiye'l azim,
+240 kez sûbhane rabbiye'l âlâ diyor
+15 kez Sûbhaneke okuyor
+40 kez semi allahu limen hamideh,
+40 kez Rabbena lekel hamd diyor
+40 kez Amin (ya rabbi duamı kabul et) diyor
+33 kez zamm-ı sure okuyor
+21 kez Ettehiyyatu ile peygamberimize selam gönderiyor
+21 kez kelime-i şahadet getiriyor
+26 kez meleklere ve müminlere selam veriyor
+13 kez Allahumme entes-selâmu ve minke's selamu tebarekte ya zel-celali ve'l ikram diyor
+13 kez Rabbena âtîna
+13 kez Rabbenağfirli okuyor
+15 kez Allahumme salli selavatını,
+15 kez Allahumme barik salavatını okuyor
+15 kez Euzubesmele çekiyor.
+40 besmele çekiyor
+40 Fatiha okuyor
+80 kez Er-Rahman diyor
+80 kez Er-Rahim,
+213 kez Allahu ekber,
+120 kez sübhane rabbiye'l azim,
+240 kez sûbhane rabbiye'l âlâ diyor
+15 kez Sûbhaneke okuyor
+40 kez semi allahu limen hamideh,
+40 kez Rabbena lekel hamd diyor
+40 kez Amin (ya rabbi duamı kabul et) diyor
+33 kez zamm-ı sure okuyor
+21 kez Ettehiyyatu ile peygamberimize selam gönderiyor
+21 kez kelime-i şahadet getiriyor
+26 kez meleklere ve müminlere selam veriyor
+13 kez Allahumme entes-selâmu ve minke's selamu tebarekte ya zel-celali ve'l ikram diyor
+13 kez Rabbena âtîna
+13 kez Rabbenağfirli okuyor
+15 kez Allahumme salli selavatını,
+15 kez Allahumme barik salavatını okuyor
+15 kez Euzubesmele çekiyor.
CİSMİN VE RUHUN LEZZET VE ELEMLERİ
Dünyada lezzet duymak ve elem çekmek iki şekildedir:
Birincisi cismin (nefsin), ikincisi ruhun lezzetleri ve acılarıdır. Cisme lezzet veren her şey ruha acı verir. Cismi inciten her şey ruha tatlı gelir. Ruh ile ceset, birbirinin nakizi, aksidir.
Fakat bu dünyada “ruh” cisim derecesine düşmüş, kendini cisme kaptırmıştır. Ruh cisim hâlini almış, ona (nefse) lezzet veren şeylerden lezzet duymağa ve cisme (nefse) acı gelen şeylerden elem duymaya başlamıştır. İşte avam, yani cahil halk böyledir. Tin suresinin, “Sonra onu esfel-i safiline (ruhunu en aşağı dereceye) indirdik.” mealindeki ayeti bu durumu göstermektedir.
Ruh, eğer bu esirlikten bu bağlılıktan kurtulmaz, kendi derecesine yükselmez, kendi vatanına kavuşmaz ise, ona yazıklar olsun!
İşte ruhun hastalıklarından biri acıyı lezzet sanması, lezzeti acı anlamasıdır. Onun bu hâli midesi hasta bir kimseye benzer ki, bu kimse safrası bozuk olduğundan tatlıyı acı sanır. Bu kişi nasıl tedaviye muhtaç ise, ruhu da bu hastalıktan kurtarmak akıl icabıdır. Ruhun tedavi edilerek cismin (nefsin) acılarından lezzet duyması, sevinmesi lâzımdır.
Dünyada eğer dert ve musibetler olmasaydı, dünyanın hiç kıymeti olmazdı. Dünyanın zulmetini, sıkıntısını, acı olaylar gidermektedir. Dertlerin acılıkları, bir hastalığı iyi edecek faydalı ilâcın acılığı gibidir.
O hâlde, hep cisim ve cesedimizin rahatını düşünen ve hep bunun peşinde koşan bizler, çok zor durumda bulunuyoruz. Zâriyât suresinde mealen, “İnsanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” buyruldu.
İbadet kalbin ve ruhun kırıklığı, kendini aşağı bilmesidir. İnsanın yaratılması, kendini hakir bilmesi, aşağı görmesi içindir. Bu dünya, Müslümanların cennetteki nimetlerine göre zindan mesabesindedir. Müslümanların bu zindanda zevk ve safa aramaları akla uygun olmaz. O hâlde, dünyada eziyet sıkıntı çekmeye alışmak lâzımdır. Burada mihnetlere katlanmaktan başka çare yok.
MEKTUBAT-I İMAM-I RABBANİ, 64. MEKTUP (sadeleştirilmiş özet)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)