7 Nisan 2012 Cumartesi
6 Nisan 2012 Cuma
YAĞMURDAKİ ESRAR
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz? Yoksa indiren biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık. Şükretmeniz gerekmez mi?" (Sûre-i Vakıa, âyet 68-70) mealindeki âyet-i kerîmelerde Hz. Allah (c.c.) vermiş olduğu nimetlerin bizler için ne kadar hayatî öneme sahip olduğunu ve bunlar için şükredilmesi gerektiğini bildirmiştir.
Su buharlarının yoğunlaşmasıyla meydana gelen bulutlar görünüş olarak pamuğa benzedikleri için çok hafif oldukları zannedilir. Fakat ortalama büyüklükteki bir yağmur bulutunda 300 bin ton su bulunur. Yeryüzünü canlandıracak ve hayat verecek yağmur bu dev bulutlardan iner.
Hz. Allah (c.c) ayet-i kerîmesinde meâlen "Baksana Allah bir bulut sevk ediyor sonra onun açıklığını telif eyli(birleştiri)yor. Sonra onu (bulutları birbirine katarak) teraküm ettiriyor da, yağmuru (bulutun) hılalı(arası)ndan çıkıyor görürsün." (Sûre-i Nûr, âyet 43) buyurmuşladır.
Başka bir âyet-i kerîmede ise bulutlardan akan yağmur suyunun temizliğine işaret edilmiş ve "Biz gökten tertemiz su indirdik" (Sûre-i Furkân, âyet 48) buyurulmuştur.
Akan tertemiz suyun içerisinde az nisbette tuz ve bazı mineraller vardır. Bunlar da Hz. Allah'ın büyük bir rahmetidir. Toprak, yağmur suyunda bulunan bu az miktardaki tuz ve mineraller sayesinde beslenir.
5 Nisan 2012 Perşembe
ŞEYTAN VE BÜYÜ İLİŞKİSİ
Şeytan'ın rahmetten kovulup lanetlenmeden önceki adı Azazil'dir. Şeytan, cin taifesindendir. Allahü Teala'dan kıyamet sabahına kadar süre istemiştir. Cinler ateşten yaratılmışlardır. Adem babamız topraktan yaratıldığında Azazil/şeytan, meleklere ders verecek kadar yüksek bir ilmi mertebede idi... "Ateş topraktan daha üstündür." diyerek Adem aleyhisselamın üstünlüğünü kabul etmemiş ve Allah'ın "Adem'e secde edin." emrine, kıyas-ı fasid/bozuk bir kıyas yaparak itaat etmemiştir. Bu nedenle rahmetten kovulmuştur. Kıyamete kadar Adem'in oğullarını saptıracağını, onları doğru yoldan uzaklaştıracağını ilan etmiştir. Mevla da buna izin vermiştir. Bu da Ademoğlullarının imtihanı olmuştur/olmaktadır.
Şeytan'ın kendi gibi cin taifesinden olan evlatları vardır. Cinlerde de üreme/çoğalma vardır. Cinlerin ortalama ömürleri 1.000 ila 1500 sene kadardır. Hala daha Hz. Peygamberimizi görüp ona iman etmiş, yaşayan müslüman cinniler de vardır. Allahü Teala Habibi Hz. Muhammed Mustafa'yı ins-ü cinne ve bütün alemlere peygamber olarak göndermiştir. Cinler arasından da hidayetten nasibi olup müslüman olanlar olduğu gibi olmayanlar da vardır/çoktur.
Cinler hiç bir binek vasıtası olmadan dünyanın bir ucundan diğer ucuna göz açıp kapayıncaya kadar bir sürede gidebilirler. Hatta, gidip gelebilirler. Genellikle insanların attıkları kemik parçalarını yerler. Bazıları insanların da yaşadığı yerlerde yerleşik olarak yaşarlar. Bazıları ise insanların olmadığı dağlarda, geniş ovalarda ve çöllerde yaşarlar.
Sihir/büyü denilen bir takım esrarlı/olağanüstü şeyler cinler kullanılarak yapılır. Cinler, kendilerine yaratılışlarından verilen bazı hususiyetler sayesinde insanların beyinlerine ve kalplerine telkinlerde/vesveselerde bulanabilirler. Kalplere vesvese vererek insanları imanlarından etmek ve küfre sokmak istedikleri gibi, zihinlere telkin yaparak insanların düşüncelerini kontrol etmek, karamsarlığa sebep olmak, ruhi bunalıma sokmak, çok sevdiği birini o kişiye iğrenç olarak göstermek, hiç sevmediği birine aşık etmek, karı ile kocanın arasını açmak, rüyada veya uyanıkken cinnet hallerine sokmak cinlerin kolayca yapabildikleri şeylerdir.
Bütün bunlardan korunabilmek için doğru bir ehli sünnet itikadında olmak, maneviyatına, manevi vazifelerine dikkat etmek, gerçek bir mürşidi kamilin manevi terbiyesine girmek gerekir.
Sihir/büyü denilen bu çeşit sıkıntılar peygamberimize bile yapılmıştır. Hz. peygamberimiz dokuz gün boyunca yatağında rahatsız olarak kalmış ve ne olduğuna teşhis konulamamıştı. Allahü Teala Cebrail (a.s.) ı Habibine göndermiş ve ne olduğunu bildirmiştir. peygamberimizin yanında vazifeli 25 yaşlarında bir genci kandırarak, Hz. Peygamberimizin bir saç telini elde etmiştir. Daha sonra bu saç teli ile bir tarağa 11 düğüm atmıştır. Normal şartlarda biri olsa 11 düğümle 9 gün hayatta kalmak mümkün de değildir. Cebrail aleyhisselam daha fazla ayrıntıları da bildirir. Ve peygamberimiz bir kör kuyuya atılıp üzeri de taşla iyice kapatılan kuyuya ashabını gönderir. Tarak bulunup getirilir. Bu sırada muhafazateyn diye isimlendirilen Felak ve Nas sureleri nazil olur. Bu iki surenin toplam ayet sayısı da 11 dir. Her bir düğüm açılırken bir ayet okunur ve büyü bozulur.
Yaşanan her sıkıntıyı sihire/büyüye bağlamak yanlıştır. Lakin büyü gerçeğini göz ardı etmek de yanlıştır. Bu konuda ölçü korunmalıdır. Büyü yapmak/yaptırmak islam fıkhına göre kesin haramdır/günahtır. Büyük günahlar arasındadır. Büyü ile insanlara akıl almaz sadistçe acılar çektirilebilir. Kişi kısa sürede öldürülebilir. Cinnete sokularak intihar etmesi temin edilebilir. Bu nedenle islam fıkhında büyü yaptığı kesinleşen biri af edilmez. Katl edilir. İslam devleti asla büyü yapanlara/yaptıranlara taviz vermez.
Lakin günümüzde, ülkemizde bu vahim suç ve günah, adeta bir sektör haline gelmiştir. Gerçekten Allah'a ve hesap gününe inanan kişi ne büyü yapabilir ne yaptırabilir.
Özet olarak, bizim alemimize müdahale eden bir alemin, cinler aleminin olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. İnsanlar cinlerden üstün yaratılmışlardır. Lakin Allahü Teala bir imtihan olarak cinlerin bir kaç hususta insanlardan üstün olmalarını takdir etmiştir. Zikir ettiğimiz bu hususlarda cinlerin insanları tesir altında alabilecekleri, manevi muhafaza içinde olmayan insanların beyinlerini yönlendirebilecekleri, rüyalarına müdahil olabilecekleri, bir takım sapkınlıkları manevi üstünlükmüş gibi gösterebilecekleri, müstedriçlerin/sihirbazların oyunlarına alet edebilecekleri asla göz ardı edilmemelidir.
OLAĞANÜSTÜ HALLER
Gerek yüksek teknolojinin olduğu günümüzde, gerekse olmadığı geçmiş dönemlerde, her zaman bir takım insanlar çıkmış ve olağanüstü haller sergileyebilmişlerdir. Allahü Teala Kur'an-ı Kerim'inde Cinleri de yarattığını açıkça beyan buyurmuştur. Bu cin taifesi boyut olarak, bir takım kabiliyetler olarak bakıldığında insanlar gibi değillerdir. Cinler insanların sinir sistemlerinde, hatta manevi kalbinde ve diğer manevi organları olan ruh, sır, hafi ve ahfa'da dolaşabilir, bunlara vesvese verebilir ve kalpten geçen şeyleri de bilebilirler. Bunları insanlardan anlaşma halinde oldukları kişilere bildirebilirler. Bu sayede bu tarz insanlar olağanüstü haller sergilemiş olurlar.
Yine cin taifesi anlaşma halinde oldukları insanı havada uçurabilir, suda yürütebilirler. Daha insanların aklını şaşırtacak yüzlerce hale sebep olabilirler...
O halde her olağanüstü hal keramet değildir, her olağanüstü hal sergileyen kişi de veli değildir. Olağanüstü haller şeytani/cinni de olabilir.
2 Nisan 2012 Pazartesi
METAFİZİK
Metafiziğin temeli Antikçağın ünlü değişirlikle değişmezlik tartışmasındadır. İlk düşünceler varlığın temelini aramışlar ve bunu hep canlı, bir değişme süreci içinde bulmuşlardı. İlkin Kolphon lu Ksenofanes (İ.Ö. 569-477) değişmezlik sorununu tanrıbilimsel alanda öne sürdü ve değişmez nitelikte tek bir tanrı tasarımladı. Görüldüğü gibi, değişmezlik sorunu ya da devimsizlik düşüncesi tanrı düşüncesiyle kökten bağımlıdır. Metafiziğin kaderi de yüzyıllar boyunca bu erdemliktedir. Kenofanes i izleyen Parmenides, değişmezlik savımı geliştirerek onu varlığın temeli yaptı ve değişirliği duylarımızın bir kusuru yaptı. Parmenidese gelinceye kadar bütün düşünürler doğal deneyler üstünde düşünmüşlerdi. İlkin Parminedes deneyleri bir kenara bırakarak gerçeğe, salt düşünceye ulaşmak istedi. Görüldüğü gibi devinimsizlik düşüncesi deney dışılıkla kökten bağlı değildir. Metafiziğin esnek yapısıyla estetiktir. Böylelikle daha Antikçağım ilk düşüncelerinde metafiziğin bu iki önemli niteliği belirmiş oluyordu: Devinimsizlik ve deney dışıcılık. Metafiziğin bu iki önemli niteliği günümüze gelinceye kadar Neo-ontolojiyle harikalar yaratmıştır. Parminedes in değişmez bir savıyla metafizik doğmuş oluyordu. Parminedesi izleyen öteki Elealılar (Melissos, Zenon, Gorgias) bu savı daha da pekiştirdiler. Daha sonra Platon düşünceyi idea dünyasıyla yeniden kurdu. Aristolteles de, kendi katkılarıyla birlikte, bütün bu düşünceyle kavranan ilkelere ilk felsefe adını verdi. İ.Ö. 1. yüzyılda Rodos lu Andronikos un meta taphusika (metafizik) adını verdiği Aristoteles yapıtları bu ilk felsefeyi kapsayan yapıtlardır. Aristoteles bu on dört kitabında Thales ten Platona kadar bütün varlık öğretilerini inceler ve varlığın özdeksel nedenlere bağlanmasını eleştirir. Metafizik adını sonrada alacak olan ilk felsefeyi varlık olarak varlık ya da varlığın ilkeleriyle nedenlerinin ve onun temel niteliklerinin bilimi olarak tanımlar. Metafiziğin ilk tanımı budur. Aristoteles sorar: Bir at attır, onun at olmasını, eşdeyişi ile varlığın neyse öyle olmasını sağlayan nedir? Görüldüğü gibi metafizik daha ilk adımlarında düşünce ile tanımlama, eşdeyişle bir mantık işi olmaktadır. Metafizik, bu nitelini, mantıkçı olgucuların elinde, günümüzde de sürdürmektedir. Metafizik, hiçbir çelişmeye yer vermeksizin, nedir in bilimidir. Bunu sağlamak için de daha ilk adımda, çelişmezlik belitlerini saptamak zorundadır. Aristoteles in mantığı bu zorundalıktan doğmuştur.
Metafiziğin temel öğeleri Antik çağda belirmiş ve saptanmış bulunuyordu. Bunlar: değişmezlik, devinimsizlik, tanrılık, deney dışılık, salt düşünceyle kavranılırlık, mantıksallıktı. Yoğun bir tanrısallığın egemen olduğu ortaçağ düşüncesi, tanrıbilimini kolayca bu temeller üzerine oturtabilirdi. Nitekim de öyle oldu ve metafizik deyimi tanrıbilim le anlamdaş kılındı. Ortaçağda felsefe deyimi de bu anlamdaşlığa katılmıştır; çünkü bu çağda felsefenin konusu bütünüyle metafizik, eşdeyişle Aristoteles in ilk felsefe adını verdiği kitaplarda ki bu kitaplara sonradan metafizik adı verilmiştir- işlediği konulardı. Ne var ki metafizikle gerek felsefe, gerek tanrıbilim arasında önemli yöntem farları vardı. Metafiziğin deney ve doğa dışılığına karşı tanrıbilim vahiy ve inanla açılıyordu. Metafizik dünya görüşü dünya çapında skolastik Hıristiyan düşüncesiyle ermiştir. Ortaçağ egemenliği tümyle Hıristiyan kilisesinin elindedir. Hıristiyan kilisesine göre dinsel dogmaların dışında hiçbir bilim yoktur, tek gerçek dinsel dogmalardır. Bu alanda felsefe yapmak, dinsel dogmaları açıklamaya ve doğrularını tanıtmaya çalışmaktan ibarettir. Birçok aydın düşünceleri kapsadığı halde ortaçağa karanlık çağ adı verilmesinin nedeni budur. Tümüyle metafizik temele dayanan ortaçağ Hıristiyan skolastiğinin kurucusu Scottus Eriguena (833-880), geliştiricileri Anselmus (1033-1109), Petrus Abaelardus (1079-1142), Aquinos lu Saint-Thomas (1224-1274), Duns Scotus (1274-1308)tür. Eriugena ya göre Tanrı salt yokluk, sonsuzdan gelip sonsuza giden sırdır. Anselmus a göre bizler inanmak için düşünmüyoruz, tam tersine düşünmek için inanıyoruz; inan her türlü tartışmadan önce gelir, inanılacak olan tek güz de bütün varlıkların varlıklarını kendisinden aldıkları biricik varlık olan Tanrıdır. Abaelardus, Augustinus un Anlamak için inanıyorum ilkesini eleştirmekle beraber, vahyedilmiş gerçekle ussal gerçeği bir ve aynı sayar; konseptüalizmi ortaya atarak nominalizmle realizm arasındaki çekişmeyi uzlaştırmaya çalışır, tümellerin ussal ürünler olduğunu savunur. Aristoteles ci Thomas a göre doğa bir aşamalar sırasıdır (hiyerarşi), her aşama bir yukardakinin maddesi ve bir aşağıdakinin biçimidir (form), bu yüzden de doğasal düzenin Tanrısal düzene oranı eylemin güce oranı gibidir. Scotus a göre doğa üstü sesler, sözler, yazılar olmasaydı, insanlar hiç bir bilgi edinemezlerdi; iyi doğru ve güzeldirler; kutsal kitaba inanılmalıdır, çünkü akla uygundur.
16. yızyıldan sonra metafizik deyimi, varlıkbilim anlamında kullanıldı. Ne var ki bu varlık,duyularla kavranılanın dışındaki varlık ve görünüşlerin ardındaki kendilik olarak ele alınıyordu. Hegel e gelinceye kadar bu çağın metafiziği de, ortaçağ metafiziği gibi, bilimsel temelden yoksun kurgusal görüşler ve varlığın duyularla algılanmayana kendiliği üstüne varsayılan yapıntılar olarak sürüp gitmiştir. Metafizik deyimi, ruhçuluk temelinde birleşen şu anlamları da kapsar: Duyularla kavranılanların dışındaki varlıkların bilgisi (Bossuet), kendiliğinde şey in bilgisi (Kant), doğanın ardında gizlenen ve ona imkan veren varlık bilgisi (Schopenhaurer), mutlak bilgisi (Liard), hadsi bilgi (Bergson), ussal bilgi (Franck), madde olmayanın bilgisi (Voltaire) son erek bilgisi (Bacon) bütünü bilme isteği (Eucken), doğasal ve biçimsel olmayanın bilgisi (Descartes), inakçı bilgi (Wolf), varlık yasalarını bulmak için düşünen benliğin bilgisi (Leibniz). Metafizik dünya görüşü, Rönesans çağında doğa bilimlerinin güçlenmesiyle büyük gücünü yitirmiştir. Metafizik sistemin son büyük düşünürü, evrensel oluşmanın düşünceden doğduğunu ve gelişmesi sonunda kendi bilincine erişeceğini savunan Hegel dir. Metafizik deyimine ilk kez eytişim karşıtı (anti diyalektik) anlamını veren de Hegel olmakla beraber idealist bir eytişim geliştirdiğinden ötürü Hegel, temelde, metafizik düşünme ve araştırma yöntemine bağlı kalmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)