1 Ağustos 2012 Çarşamba

NEDEN HAVAS İLMİ ??

Havas ilmi son yıllarda çok merak edilen ve öğrenilmek istenen bir ilim.Kişilerin çağımızın verdiği bazı ruhi bunalımlardan kurtulmak,yada belli sebeblerden maruz kaldığı manevi ve ruhi problemleri halletmek için başvurulan bir ilimdir.Ama maalesef ülkemizde herşeyin kötüye kullanılması adeti bu ilimdede ortaya çıkmıştır,kendini bilmeyen şarlatanlar,insanların manevi duygularını sömürenler ve bunu bir kazanç kapısı olarak kullananlara çoğumuz rastgelmişizdir.Birde piyasaya sürülen bu ilimle ilgili Türkçe kitaplar var.İnsanların yoğun ilgisini çeken bu ilim için kitaplar yazılmış ve piyasaya çıkarılmıştır.Şunu üzülerek belirtmek isterim ki piyasaya sürülen havas kitaplarının %90 ı hatalı ve eksiktir.Çünki çeviren yada çevirttiren kişilerin havasla uzaktan yakından ilgisi yoktur.Buda çok tehlikelidir,çünki havas ilminde verilen bir duayı veya ayeti yanlış okumak çok büyük manevi sıkıntılarıda yanında getirecektir.Çünki bu ilim oyuncak değildir.Çok dikkatli olunması gereken bir ilimdir çünki ruhani bir kapı açıyorsunuz ve o kapıdan iyi varlıklar çıkacağına kötüleri çıkar.Buda size ve çevrenize büyük zararlar demektir.

29 Temmuz 2012 Pazar

HER İNSANIN KENDİ CİNİ VARMI


Peygamber Efendimiz (SAV) bir Hadis-i Şerifi’nde ;
"Herkese cinlerden bir arkadaş verilmiştir" buyurunca, Sahabe sordu;
"Size de mi Ya Resulullah ?" diye sorduklarında, Resulullah; "Evet, bana da cinlerden bir arkadaş verilmiştir. Ancak Allah ona karşı yardım edip beni güçlü kıldı. O cin müslüman oldu. " buyurdu.

1. Allah melekleri nurdan, cinleri ise ateşten yarattı.
Sad Suresi Ayet: 76 Sayfa: 458
Araf Suresi Ayet: 12 Sayfa: 153
“İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. O’nu ise topraktan yarattın. ‘
dedi.“ Bu ayetlerin ifadesi, cinlerin mutlak suretle ateşten yaratıldığının kanıtıdır.
Hz. Peygamber buyuruyor ki;
"Melekler nurdan, şeytan ateşten, insanlar topraktan yaratıldı."

2. MELEKLER Allah'a isyan etmezler. ŞEYTAN Allah’a isyan etti.
Biz meleklere Adem’e secde edin dediğimizde İBLİS hariç hepsi secde etti. İBLİS cinlerdendi ve Allah’ın emrinden harice çıktı.
‘ Ey insanlar, beni bırakıpta iblis ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz ? Halbuki onlar size düşmandırlar. Zalimler için ne fena bedel.‘
Kehf suresi Ayet : 50 Sayfa : 300

Bu ayetten anlıyoruz ki, şeytanlar cinlerin isyan eden ve Allah’ın emirlerine karşı çıkan gurubudur. 

"O melekler Allah'ın emrettiği hususlarda asi gelmezler, isyan etmezler, emir olunduklarını yaparlar. Allah'a baş kaldırmazlar. "
Tahrim suresi Ayet : 6 sayfa : 561
3. MELEKLER, yemezler, içmezler, üreyip, çoğalmazlar. CİNLER ise, yerler, içerler, üreyip, çoğalırlar.
Sayıları insanlardan daha çoktur. Cinlerin latif ve ince varlık olmaları, üreyip çoğalmalarına engel değildir. Kendilerine iyiliği dokunan insanları ödüllendirirler, saygısızlık yapanları da cezalandırırlar. Bazı insanları etki altına alıp kendi isteklerine alet ederler veya kötü işler yaptırırlar. Hatta bazen insanlara aşık olan cinler bile vardır, bu durumda sevgililerini kaçırarak onlara sahip olurlar.
İslamiyet açısından, iyi huylu "müslüman cinler" ve kötü huylu “kafir cinler“ de vardır. Bu tür cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. "Huddam" (hizmetçiler) adı altında bulunan bu cinler sayesinde hastalıkların iyileştirildiği, kötülüklerin defedildiği ve bir takım doğaüstü olayların meydana getirildiği varsayılmıştır. Cinler insan artıklarını yerler. Cinlerin yemekleri besmele çekilmeden yenen yemeklerdir. Ayrıca tezek ve kemikler de onların yiyecekleridir.
Peygamber Efendimiz(SAV) buyurdular ki;
"Bana Nusaybinli cinlerden bir grup geldi, iyi cinlerdi. Benden yiyecek istediler, bende Allah'a dua ettim. Rastladıkları kemik ve tezekler onların yiyecekleri olsun.”
Cinlerin insanlar gibi sosyal hayatları vardır. Onların da düğünleri, şenlikleri, toplantıları, seminerleri, konferansları vardır. Üreyip çoğalırlar. Yerler, içerler. Fakat onların yeyip içmeleri, koku duyusuyladır. Nefsani olarak doyarlar. Ayrıca cinlerin parası kuru soğan ve sarımsak kabuğudur. Bunlar kesinlikle yakılmayacaktır. Aksi halde cinlerin hışmına uğrarsınız, yani zarar görürsünüz.
Hz. Peygamber (S.A.V.) buyuruyor ki;
“Tezek ve kemikle taharet almayın. Çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır.
buyurdu. İnsanlar cinlerle irtibat ve iletişim kurabilirler. Bu mümkündür. Ancak cinlere hükmedemezler. Cinleri tahakküm altına alamazlar. Bu yetki ve bu ruhsat, Hz. Süleyman (A.S.)'a verilen bir yetkidir.
Sad Suresi Ayetler : 35, 36 ve 37 Sayfa : 456
“Ey Rabbim, bana öyle bir mülk, yetki ve ruhsat ver ki. Benden sonra hiç kimse de olmasın, muhakkak sen bütün dilekleri verensin, VAHHAB’ sın” “Biz rüzgarı onun emrine bağlı kıldık, emri ile istediği yere rahatça akar giderdi.” “Cinleri de onun emrine bağlı kıldık. O cinlerin kimisi bina ustası, kimide dalgıçtı”
Enbiya suresi Ayetler: 81 ve 82 Sayfa : 329 ve 330
“Süleyman’ ın emrine esen rüzgarı verdik ki, bu rüzgar O’ nun emri ile içine bereketler verdiğimiz yere (Şam’a ) esiyordu. Biz her şeyi biliyorduk. “Cinlerden O’ nun için dalgıçlık edenleri ve daha başka işte çalışanları emrine verdik. Ve hep onları zapteden bizdik. “ Bu ayetlerin ifadelerinden anlıyoruz ki, Hz. Süleyman bina ve duvar ustalarına hanlar hamamlar, çeşmeler ve mescitler yaptırıyordu. Hatta Kudüsdeki Mescid-i Aksa’yı cinlere yaptırdığı mütevatirdir. Cinlerin dalgıçlarına da Kızıldeniz’ den inci ve mercan çıkarttırıyordu.
Neml suresi Ayetler : 17 ve 18 Sayfa : 379
“Birden Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan teşekkül eden orduları toplandı. Bütün bunlar toplandığı yerden sevk ve idare ediliyorlardı.”
Nihayet Süleyman ve insanlardan, cinlerden, kuşlardan müteşekkil ordusu Şam’ daki karıncası bol olan, karınca vadisine vardıkları zaman, karıncaların hükümdarı olan bir karınca şöyle dedi; ’ Ey karıncalar, yuvalarınıza girin Süleyman ve müteşekkil ordusu sizi fark etmeyerek ezip geçmesin. ‘
Ayetlerin ifadelerinden özet olarak anlıyoruz ki, cinleri tahakküm altına alanların HZ. Süleyman gibi bir güce sahip olması gerek.

RUH ÇAĞIRMAK


Bazı medyumlar, "Kaybolan şeyleri ve başınıza gelecekleri de biliyoruz" diyorlar. Medyum, fincanla ruh çağırırken "Falancanın ruhu gel" diyor. "Şu, şöyle mi?" gibi bir soru sorunca, fincan, evet veya hayır yazılı tarafa yahut harfler üzerinde dolaşarak hareket ediyor. Böylece sorulan şeye cevap verilmiş oluyor. Bazen isabet ettiği de görülüyor. Bunun sebebi nedir?
Kur'an-ı kerimde, gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği bildiriliyor. (Cin 26)
Gayb, duyu organları ile veya hesap ile, tecrübe ile anlaşılmayan şey demektir. Birisinin altınları çalınır. Medyuma, ruhçuya veya cinci denilen kimselere gidilir. Bunlar, çalanı tarif eder. Bazen isabet ettiği de olur. Çalınan şey, bize göre gayb ise de, çalana ve onu gören başkalarına göre gayb değildir. Onu çalanı bir cin görmüşse, cin çalanı tarif eder ve bulunur. Cin gaybı bilmiş olmaz. Ruh çağırıyoruz denildiğinde de gelen cindir. Cin de geleceği, gaybı bilmez. Bilmediği Kur'an-ı kerimde yazılıdır. (Sebe 14)
Cin, gaybı bilmediği gibi, melek, hatta peygamber de bilmez. Ancak Allahü teâlâ bildirirse, elbette onlar da bilir. (Cin 27)
Peygamber efendimizin devesi kaybolunca, münafığın biri (Cennetten, Cehennemden bahsediyor. Halbuki kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor) dedi. O anda Allahü teâlâ, devenin nerede olduğunu Resulüne bildirdi. Peygamber efendimiz, yuları bir ağaca takılmış olduğu halde deveyi görüp tarif etti. Gittiler, tarif edilen yerde buldular. (M. Kâinat)
Evliyanın kerametleri
Gaybdan haber veren evliyanın kerametleri çok görülmüştür. Mesela Hz. Ömer’in, Medine’den İran’daki ordusunu görüp, kumandanına (Dağa çekil dağa) dediği meşhurdur. Abdülkadir-i Geylani hazretlerinden o kadar çok keramet görülmüştür ki, bilmeyen müslüman yok gibidir. Evliyanın ruhları da yardım eder. (Şevahid-ün-nübüvve)
Ruh çağıranlar, ölenin ruhu geliyor diye milleti kandırıyorlar. Kâfirlerin ruhları hapsedilmiştir. Gelmeleri mümkün değildir. Müslümanların ruhları ise, fasıkların, kâfirlerin çağırması ile gelmez. Kâfirlerin ruhları hapis olduğu için rüyada bile görülmezler. Şeytan onların şekline girip görünür. Ruhçuların ruh hakkındaki söylediklerinin hemen hepsi yalandır. Çünkü Kur'an-ı kerimde insanlara ruh hakkında çok az bilgi verildiği bildiriliyor. (İsra 85)
Ruhçular, ruh konusunda büyük kitaplar yazan felsefeciler, ruh hakkında fazla bir şey bildiklerini iddia ediyorlarsa, bu âyeti inkâr olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, tenasühe inananın kâfir olacağını bildiriyor. (C.2, m.58)
Kötülerin halleri
Dine aykırı birçok hareketleri bulunan, kötü kimselerden de olağanüstü bazı haller görülebilir. Böyle kimseleri makbul biri zannetmemelidir! Günümüzde böyle harikulade halleri görülen kimselere hemen evliya diyorlar. Belki bunların çoğunun imanı bile yoktur. Evliya olan kimse, keramet göstermeye utanır. Muhammed Masum Serhendi hazretleri buyuruyor ki:
(Başkalarının düşündüklerini keşfetmek, kaybolan şeylerden haber almak ve ettikleri duaların kabul olması gibi Allahü teâlânın âdeti dışında böyle şeylerin bir insanda hasıl olması, o kimsenin velî olduğunun alameti değildir. Bunlar, istidrac sahiplerinde de hasıl olur. Riyazet çekerek nefislerini parlatan kâfirlerde de hasıl olur. Bazılarında riyazet çekmeden de hasıl olmaktadır. Evliya olmak için riyazet çekmek şart olmadığı gibi, keramet göstermek de şart değildir. Fakat riyazet çekmek, harikaların çok olmasına yardım eder. Peygamberlerden başka herkesin son nefesi şüphelidir. Bu bakımdan imansız ölmekten çok korkmak gerekir.) [Mektubat-ı Masumiyye m. 182]
Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara ikram olsun diye, azılı düşmanlarını da aldatmak için âdetini bozarak, bunlar vasıtası ile sebepsiz şeyler yaratıyor. Bu harikulade haller beş çeşittir:

1- Enbiyadan meydana gelene Mucize denir.
2- Evliyadan meydana gelene Keramet denir.
3- Evliya olmayan Müslümanlardan meydana gelene Feraset denir.
4- Fasık veya günahı çok olan Müslümanlardan meydana gelene İstidrac denir.
5- Kâfirlerden zuhur edene Sihir denir.
Kötü kimselerden ve gayrı Müslimlerden meydana gelen olağanüstü hallerden dolayı onları iyi bir kimse zannetmemelidir!
Cinlerin etkisi
Cin, insanın içine girebilir. Bu husus hadis-i şerifle sabittir. İnsanın his ve hareket sinirlerine tesir ederek, hareket ve ses hasıl ederler. İnsanın, bu kendi söz ve hareketinden haberi olmaz. Böylece vaktiyle Roma’da ve Peşte’de ve Türkiye’de konuşan çocuk ve hastalar görülmüştür. Bunları konuşturan cin, uzak ülkelerdeki veya eski zamanlardaki şeyleri söylediklerinden, bazı kimseler, bu çocukların iki ruhlu olduğunu veya başka insanın ruhunu taşıdığını sanmışlardır. Bunun yanlış olduğunu dinimiz açıkça bildirmektedir.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Çeşitli yaşlarındaki bedenleri başka başka olan bir insan, aynı boy ve aynı şekilde, fakat başka zerrelerden yapılmış bir bedenle kabirden kalkacaktır. Bu husus anlaşılınca, insan insanı yerse, yenilen organın, hangi insan ile yaratılacağı, yiyen ile mi, yoksa yenilen ile mi birlikte yaratılacağı gibi sorulara lüzum kalmaz. Çünkü, o organların kendileri değil, benzerleri yaratılacaktır.)
Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’ın, kendileri gibilerini de, [benzerlerini de]yaratmaya kadir olduğunu düşünmüyorlar mı?) [İsra 99]
Beden değişir, Ruh değişmez
Herkes, öldüğü zamandaki şekli, boyu ve organları ile mezardan kalkacaktır. Herkesin kuyruk sokumu kemiği değişmeyecek, başka organlar, bu kemik üzerine yeniden yaratılacak, ruhlar bu yeni bedenleri bulup, ona ait olacaklardır. Ruhların bu başka bedenlerle beraber olmaları tenasüh değildir. İnsan bedeni, organları dünyada da değişiyor. Kırk yaşındaki insanın eti, yağı, derisi, kemikleri başkadır, çocukluğunda bulunanlar başkadır. Fakat o, hep aynı insandır. Çünkü insan, ruh demektir. Beden değişiyor ise de, ruh değişmez.
Ruh değişmediği gibi, parmak izi de hiç değişmez. Hiçbir insanın parmak izi, başkasının parmak izine benzemez. Bir insanın parmak uçlarındaki çizgilerin şekli, doğmadan önce, ruh bedenle beraber olduğu sıralarda teşekkül eder. İnsan ölüp çürüyünceye kadar hiç değişmez. Beş bin yıllık mumyalarda aynen kaldıkları görülmüştür. Parmak ucundaki çizgilerden her biri yan yana dizilmiş deliklerden meydana gelmiştir. Her delikçikten, ter sızmaktadır. İnsan bir şeyi tutunca, sızan ter, o şeyin üzerinde çizgilerin şekli gibi yapışıp kalır. Teri boyayan bir ilaç sürünce, o kimsenin parmak izi, o şey görünür. Hırsız parmak izinden bulunabilir.
Ölen bir kimsenin ruhu, başka birine geçmez. Fen ilerlediği zaman bu durum daha da kolay anlaşılır. Mesela bütün insanların parmak izleri bir yere alınır. Eskiden ölmüş bir kimseden bahseden çocuğun parmak izi ile karşılaştırılınca tutmadığı görülür. Daha başka usullerle de tespiti mümkündür.
Dine inanmayan bir yazar, kelebekler hep ölüp diriliyor diyerek reenkarnasyonun gerçek olduğunu savunuyor. Dünyada her canlının bir hayat devresi vardır. Kelebeklerde, Yumurta, Tırtıl, Pupa, Kelebek devreleri vardır. Kelebeklerin nesilleri böyle devam eder. Bunun reenkarnasyon hurafesi ile bir ilgisi yoktur. Bitkilerin, kavunun, karpuzun, tohumla yetişen diğer sebzelerin çoğalması da buna benzer. Mesela bir karpuz çekirdeği toprağa atılınca, çekirdekten yeşil aksam meydana gelir. Yeşil aksamdan da karpuz olur. Karpuzun içinde de çekirdekler bulunur. Böylece neslini devam ettirir. Yeni meydana gelen karpuzlar, çekirdeği ekilen karpuza benziyor diye eski çekirdek yeniden meydana geldi mi denir? Yahut karpuz ölüp ölüp diriliyor denmez. Her canlı ölür. (Rahman 26)

27 Temmuz 2012 Cuma

PEYGAMBER EFENDİMİZ( S.A.V )'İ DİNLEYİP İMAN EDEN CİNLER

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Tâif'ten Mekke'ye dönerken Nahle'de, geceleyin kalkmış namaz kılıyordu. O sırada, Nusaybîn cinlerinden yedisi, oradan geçiyorlardı, durup Peygamber Efendimizin (s.a.v.) okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i dinlediler. 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) namazını bitirince îmân edip dinlediklerini kabul ettiler, kavimlerinin yanına, inzâr edici olarak döndüler.
Allâhü Teâlâ, bu hâdiseyi, Kur'ân-ı Kerîm'inde beyân buyurdu: "Bir de şu vakti anlat ki, cinlerden bir takımını Kur'ân dinlemek üzere sana sevketmiştik. Vaktaki hâzır oldular, susun, dinleyin dediler. Sonra bitirildiği vakit de döndüler. İnzâr etmek üzere kavimlerine gittiler.Ey kavmimiz dediler. Haberiniz olsun. Bizler bir kitap dinledik. Musa'dan sonra indirilmiş, önündekini tasdik ediyor. Hakka ve bir doğru yola hidâyet ediyor. Ey kavmimiz, Allah'ın da'vetçisine icabet edin ve ona îmân getirin ki ba'zı günâhlarımızı mağfiret buyursun ve sizi elim bir azâbdan korusun. Ve her kim Allah'ın davetçisine icabet eylemezse arzda âciz bırakacak değildir..." (Sûre-i Ahkâf, 29-31)

ORUCUN ÖNEMİ VE HİKMETLERİ

İslamiyet'in beş temel esasından biri ve Ramazan-ı şerif içindeki en önemli bedeni ibadet olan oruç; geçmiş ümmetlere de farz kılındığı gibi, hicretten bir buçuk yıl sonra Mekke-i Mükerreme'de farz kılınmıştır.

Riya ve gösterişe pek müsait olmayan ve sırf Allah rızası için tutulabilen oruç vecibesinin sevabı çok büyüktür. Cenab-ı Hak kudsi hadiste: "Oruç sadece benim içindir. Onu mükafatlandırmak da bana aittir." Buyurmuştur.

İlahi emir ve yasakların tümünde sayısız hikmet ve faydalar vardır. Bizim idrak ve ihata sınırlarımızı aşan bu hikmetler, hiç şüphesiz oruçta da vardır. Başlı başına bir sabır, mahviyet ve teslimiyet örneği olan oruç'un Dini, Ahlaki, Sıhhi ve içtimai faydaları saymakla bitmez. Kısaca özetlemek istersek şunları söyleyebiliriz:

1- Dini yönden; kişinin takva mertebesini kazanması, aczini ve zayıflığını anlayıp kulluğunu idrak etmesi oruç sayesinde mümkün olur. Böylece nefsini dizginleyerek Allah'a teslim olur, ona tevekkül eder ve huzur bulur.

2- Ahlaki yönden; nefis ve irade terbiyesi ile güzel ahlakın meziyetlerini özümsemiş olur. Helal olan şeyleri dahi belli zaman dilimi içinde, kendine Allah için yasaklayarak, her istediğini serbestçe yapabileceğini sanan mağrur nefsini terbiye eder ve ahlaki sınırlara uyum sağlar.

3- Sosyal yönden; Fakirin ve yoksulun durumunu bizzat yaşayarak anlayan kişiler, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlerin kıymetini bilir, şükreder ve muhtaçlara karşı daha şefkatli ve cömert davranmayı öğrenir. Tabiatıyla mali vecibelerini yerine getirmeye alışan yardımsever kişiler sayesinde, sosyal adalet sağlanmış olacağı için, toplumdaki sosyal uçurumlar kalkar, barış ve kardeşlik iklimi hasıl olur.

4- Sıhhi yönden; oruç'un sağlığa faydaları tıbbi açıdan da kabul edilmiştir. Bir yıl boyu sürekli çalışan sindirim sisteminin dinlendirilmesiyle, bünye rektifiye edilmiş olur. Oruç ile kalp, karaciğer, akciğer ve diğer organlarla dolaşım sistemi bakımdan geçirilmiş olur. Hz.Peygamberimizin:"Oruç tutun, sıhhat bulursunuz." Mealindeki mübarek vecizesi, bu hususu gayet güzel ifade etmektedir.

Yukarıda kısaca özetlediğim orucun faydaları ve hikmetleri sadece bu kadar değildir. Özellikle oruç sayesinde melekuti hale bürünen insanda ruhi temizlik ve berraklık hasıl olacağı için, ilahi füyuzatla kalbi ve diğer letaifi dolacak, böylece ma'nen terakki edecektir.

Tabii ki, makbul ve muteber oruç; yeme, içme ve cinsi yakınlaşmayı terk etmekten ibaret değildir. Bu tür avam orucu belki farzın yerine getirilmesine yetebilir. Ancak önemli olan bütün uzuvlarımızla günahlardan sakınarak Salihlerin orucunu tutabilmektir. Hatta bundan da ilerisi kalbimizi Allah'tan gayri düşüncelerden arındırarak, ariflerin, evliya ve enbiyanın orucu gibi tutabilmeye çalışmaktır.

Bu arada oruç tutmamaya ya da başlanmış orucu bozmaya özür teşkil eden hususları da belirtmekte fayda görüyorum. Hz.Allah kullarına asla zulmetmez. Onların yapamayacağı şeyleri emretmez. Fıkıh kitaplarımızda detaylarıyla anlatılan bu özürleri kısaca sıralamak isterim:

1- Yolculuk: Ramazan ayında en fazla 15 günlüğüne, en az 90 km. mesafeye gidecek olan kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bu durumda yola çıkınca oruçlu değildir. Ancak kişi geceden oruca niyet ettikten sonra, gündüzün yola çıkarsa orucunu tamamlar. Bozarsa sadece kaza gerekir.

2- Hastalık: Hasta kişi oruç yüzünden hastalığının artması veya uzaması söz konusu ise, Müslüman bir hekim tutmamasını tavsiye etmişse oruç tutmayabilir, başladığı orucu bozabilir. Sonra iyileşince kaza eder.

3- Yaşlılık: Vücudu artık oruç tutamayacak kadar güçsüz olan yaşlılar, oruç tuttuklarında sağlığı bozuluyorsa oruç tutmayabilir. Hatta tutmakta ısrar etmeleri doğru değildir. Bu kişiler her gün orucuna bedel olarak fakirlere fidye verirler.

4- Şiddetli açlık-susuzluk: Oruçlu bir kimse yaptığı iş ve coğrafi bölge itibariyle açlık ve susuzluk yüzünden ölüm tehlikesi veya cinnet geçirme riski varsa ve bunu Müslüman bir hekim bildirmiş ise, orucunu bozar, sonra kaza eder.

5- Adet görme ve doğum: Bir kadın ramazan günü adet görmeye başlarsa veya doğum yaparsa orucu bozulmuş olur. Adet günlerinde ve lohusalık müddetince oruç tutamaz. Tutamadığı bu oruçları sonra kaza eder.

6- Gebelik ve süt analığı: Ramazan ayında gebe bulunan, ya da kendisinin veya başkasının çocuğuna süt veren bir kadın, oruç yüzünden kendisine veya çocuğa zarar gelmesinden korkarsa orucunu açabilir. Sonra kaza eder.
Nafile oruç tutan bir kişi, ziyafet vermek veya ziyafete katılmak zorunda kalırsa orucu açabilir. Daha sonra kaza eder.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

MAYALARDA ASTRONOMİ


http://theboldcorsicanflame.files.wordpress.com/2011/01/sgu-tikal-templo5-p123-img_0458-1200x800-cp10.jpg?w=644&h=430
“Dünyadaki ilk insanlar” söz konusu olduğunda Mayalar’ın kutsal kitabı Popol Vuh der ki: “Bakar bakmaz dört bir yanlarını bir anda görüverdiler. Sonra dikkatlerini semaya ve yuvarlak dünyaya çevirdiler. Onlar her şeyi bilebiliyorlardı.”
Mayalar ve Olmekler yukarıdaki satırlarda kapalı olarak verilen bilgiye her halde sahiptirler. Çünkü özellikle astronomi, matematik alanlarındaki başarıları, bize ister istemez bunları düşündürmektedir. Şimdiki durumda “efsane kahramanı” olarak nitelendirmeden öte geçmeyen söz konusu “ilk insanlar”ın bilgisine sahip bulunuyorlardı. Astronomi ve matematik konularındaki başarıları Orta Amerika tarihçilerini hala şaşkın halde bulundurmaktadır.
Maya matematiğinde milyonlara kadar sayılabiliyordu. Avrupalılar’dan binlerce yıl önce hem bu kadar büyük rakamları, hem de “sıfır” rakamını kullanıyor ve böyle bir kavrama sahip bulunuyorlardı. Kullandıkları matematikte bir için nokta, beş için bir çubuk ve sıfır için midye kabuğunu andırır bir şekilleri vardı.
Maya astronomlarının güneş tutulmasıyla ilgili tahminleri ve hesapları o kadar hassastı ki, insan ister istemez bu dakik sonuçlara ulaşmak için birçok asırlar boyu gözlem yapılmış olması gerektiğini düşünmektedir. Maya astronomları 405 dolunayın 11.960 günlük periyotlara bağlı olarak tekrarlandığını hesaplamışlardı. Bu konuyla ilgili olarak bugünkü modern astronominin bulduğu rakam 11.959,888′dir. Benzer şekilde dört asır süren astronomik gözlemler sonunda, Venüs yılını da 584 gün olarak hesaplamışlardı. Günümüz hesaplarına göre bu rakam 583.92 gündür.
http://i47.tinypic.com/28s52q1.jpg
http://mexicodreamhome.net/images/066%20Chichen%20Itza%20-%20Observatory.JPG
Tropikal yılla ilgili olarak Maya ölçümleri 365.2420 gündür. Bu rakam günümüz kronometreleri ve öteki zaman ölçerleriyle yapılan hesaplara göre 365.2422 gündür. İnanca göre, 78′in katlarını içeren “Dresden Tabloları” Mars’la ilgili bazı değişmeyen sayıları içerir ki, bilindiği gibi sinodik yıl 780 gündür. “Paris Codex”de çıngıraklı yılan, kaplumbağa ve akrep bulunmaktadır. Mayalar da Pleyad (Yedi Kandilli Süreyya) Takımyıldızı’nı “çıngıraklı yılan”, Gemini Takımyıldızı’nı “kaplumbağa” olarak isimlendirmişlerdi. Benzer şekilde Akrep Takımyıldızı’nın Eski Mısır, Eski Yunan ve Eski Babil’deki adı da aynı idi. Bu şekilde Mayalar’ın sembolik yıldız haritasını, en azından bazı yıldız ve takımyıldız isimlerinin dünyanın çok uzak başka yörelerindeki kültürler tarafından da kullanılmış olduğunu görüyoruz.
Mayalar’ın Copan kolu, ay takvimini 29.53020 gün olarak hesaplamışlardı. Bu rakam Palenk astronomlarınca, çok küçük bir küsur farkıyla 29.53086 gün olarak hesaplanmış durumdadır. Günümüz en modern hesaplarına göre aynı rakam 29.53059′dur.
http://www.mayancalendarpredictions.net/wp-content/uploads/2011/02/Mayan2.jpg
Guatemala, Santa Lucia Cotzumahualpa’daki El Castillo’nun Stele’si, 1956′da Paris’te yapılan Uluslararası Amerikanists Kongresi’ne kadar çözülmemiş “Maya şifresi” niteliğini saklamıştır. Zira ancak bu kongrede British Museum’dan C. A. Burland onun, Venüs tutulması olduğunu açıklamış ve kanıtlamıştı. Adı geçen Maya belgesine göre, söz konusu olay (M.S.) 25 Kasım 416′da olmuştu.
Maya kronolojisi, Ay takviminden çok Güneş takvimine göre oluşturulmuştu. Fakat böyle bir kronoloji oluştururlarken, Ay’ın ve Venüs’ün devirlerini de hesaba katmaktan geri kalmamışlardı. Aslında Mayalar’ın bir değil, üç takvimleri bulunuyordu. Bunlardan ilki (haab) 18 ay 20 gün ile 5 terminal gününden olmak üzere, 365 günden oluşuyordu. İkinci takvim (tzolkin) 260 günden oluşur ve “kutsal” olarak addedilirdi. Üçüncüsü ise, çok uzun dönemli bir takvimdi ve Mayalar’ın tarih sahnesine çıkışı olan M.Ö. 3113 yılından başlatılıyordu.
http://www.latinamericanstudies.org/maya/dresden-codex-4.jpg
Mayalar’ın uzun zaman dilimleri de bulunuyordu: Örneğin “katun”. Bir “katun” 7200 günden oluşan 20 yıllık bir dönemdi. Bundan ayrı olarak 52 yıllık bir zaman dilimleri daha vardı ki, inançlarına göre her 52 yılın sonunda her şey yenilenmek zorundaydı. Görülüyor ki, Maya takvimi birbirinden müstakil “dönen üç tekerlek”ten oluşuyordu, ama bunlar birbirine içten bağlantılı olarak kabul ediliyordu. Bu üç devirli takvimin rahip astronomlara göre pratik kullanım alanları bulunuyordu. Örneğin, rahip astronomlar bu takvimlere dayanarak çiftçilere ne zaman ekim-biçim yapabileceklerini, hatta yağacak yağmurları söyleyebiliyorlardı. Hatta uzun yolculuklara çıkmadan önce bu rahiplerden bilgi alınabiliyordu.
Her Maya vatandaşı adeta zamanın obsesyonu altında bulunuyor ve onun devri olduğuna inanıyordu. Evrenin birtakım yaradılış ve yıkılış devrelerinden geçtiğine inanıyorlardı. Onlara göre, 5200 yıl (13 baktuns) uzunluğundaki her zaman dilimi sonunda, muhakkak korkunç bir kaos meydana gelirdi. Maya takviminin ilk yılı M.Ö. 3113′de başlamış olup, M. S. 2011′de sona erecektir.
Nasa bilim adamlarından matematikçi Maurice Chatelain’in “Our Ancestors Came From Outer Space” (Atalarımız Dış Uzaydan Geldiler) isimli eserinde yazdıklarına bakılırsa, Mayalar Uranüs ve Neptün’den haberdar idiler. Bununla ilgili olarak unutmayalım ki, eski uygarlıklardan (Yunan, Çin, Mısır, Babil) hiçbirisi, bu iki gezegenden söz etmemişlerdir ve biri 1781, öteki 1846 yılında keşfedilmiştir. Bu iki gezegen hakkında herhangi bir şeyin söylenebilmesi için teleskop gibi bir optik cihaz gereklidir. Zira, Uranüs’ün çıplak gözle görülebilmesi için, çok özel ve nadir gözlem şartlarında güçlü gözlerle bakılması gerekir. Neptün’ün ise optik cihazsız, dünya gözüyle görülmesine olanak yoktur.
Takvimlerini dakik tutabilmek için, Mayalar iyi astronomlar olmak ya da yetiştirmek zorundaydılar. Kültürel bir varlık olarak Mayalar 3700 yıl dayanmışlardır. Bu uzun dönem içinde Maya astronomisi yavaş yavaş da olsa, devamlı bir yükseklik göstermiştir. Eğer, şimdilik yaygın olarak tahmin edildiği gibi, onların optik cihazlarının bulunmadığını var saymaya devam edersek, takvimlerindeki bu dakiklik modern bilim için bir muamma olmaya devam edecektir.
Copan, Honduras’da bir altar (mihrap ya da kurban taşı) üzerinde bulunan bir resimde 16 rahip – astronomdan oluşan bir kurul görülmektedir. Bu astronomlar masanın kenarlarına dörder dörder oturmuş vaziyettedir. Bu, M.S. 765′de yapılmış bir astronomi kongresinin (Güneş tutulmaları ve Maya takvimiyle ilgili olmak üzere) anıtsal hatırasıdır.
Bilindiği gibi, astronomik gözlemler için sessizlik ve elverişli bir gözlem evi gereklidir. Örneğin, kulesi olan bir yapı ya da olduğu gibi bir gözlem evi (observatory). Bu husula ilgili olarak, gerek astronomların, gerekse antropologların fikir birliği içinde bulundukları bir yapı vardır: Yukatan, Chitchen Itza’daki bir platform üzerine kurulmuş iki kubbeden oluşan Maya Gözlem Evi. Bu kubbelerden birinin içinde spiral bir merdiven bulunur. Bu spiral merdivenle kubbenin içindeki daha küçük bir gözlem evine çıkılır. Ortasında dikine bir şaft vardır. Duvarlardaki üç delikten Maya astronomları gözlemlerini sürdürüyorlardı.

evrenveinsan