21 Ağustos 2011 Pazar

SÛRE BAŞLARI

Bazı sûrelerin başlarındaki "Elif, Lâm, Mim, Yasin,Nun, Hamim" gibi harflere "Mukataât-ı Süver" denir.
Bunlar müteşabihattandır. Müteşabihat hususunda iki meslek vardır: Selef ve halef meslekleri.
Selef, yani eskiler bu gibi müteşabihatı tevile gitmez. Allah bilir, der geçer ve hakkaniyetine iman eder.
Halef, sonrakiler ise bunları, zındıkların ve bâtıniyyenin batıl tevillerine karşı makul bir tevil ve tefsire uğraşmışlardır. Selef mesleki "en ihtiyatlı" halef mes-leki ise ''en sâlim yoldur '' derler.

Bunlar 29 sûrede geçer. Bakara ve Al-i İmran Medenî olup kalan 27'si Mekkîdir. Tekrarlanan harfler 14 harftir. Yâni Arap Elifbasının yarısıdır. (Elif lâm mim, tâ sin, hâ mim) Kûfelilerce müstakil birer âyet sayılsa da Basralılar hiçbirini müstakil âyet saymazlar. Bunlar yazılırken bir kelime gibi yazılsa da okunurken hece harfleri gibi okunurlar. Elm: Elif, lâm, mim okunur.
Bu husustaki akvali görelim:

1- Abdülâziz Çavuş'un (23) (H. 1347/M. 1928) (Esrâr-Kur'ân) da beğenerek eski müfessirlerden naklettiği şu tevil hoştur: "Kur'an Araplara tehaddi ediyordu. Şu bedi' üsluplu, muciz beyanlı Kur'an Elif, Lâm, Mim gibi bildiğiniz harflerden müteşekkildir. O elifbayı biliyorsunuz. O harfler elinizde ve dilinizde. Kur'an'ın âyetleri onlardan meydana gelen kelimelerden müteşekkildir. Haydi bakalım, siz de yapınız. Hece harflerinden kelime teşkilini biliyorsunuz ya, Kur'an'ın en kısa bir sûresinin mislini getirin! Getiremiyorsunuz değil mi?... Öyle ise bu Allah indinden vahiydir." Onun için mislini getirmekten âcizsiniz.

2- Bunlar vahyin nüzulü esnasındaki sesidir. Sûre ilk defa kulaklara çalan bu garip harflerle başlar, tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin ve kulak versinler, dinle-sinler. Çünkü müşrikler, malûm ya, Kur'an'ı dinlemek istemiyorlardı. ''Sakın şu Kur'an'ı dinlemeyiniz, okundukça gürültü ediniz, belki galebe çalarsınız" derlerdi. İşte bunun için Razî, Süyutî vesairenin naklettiği üzere Arapların o zamana kadar tanımadıkları, bilmedikleri bir usul ile başlanarak dikkat ve hayret nazarları celbolunmuş: "Bakalım ne diyecek" diye bir defa kulak tutup dinlemeye başladıktan sonra da Kur'an'ın sihri beyanından kendilerini kurtaramıyarak dinlemekten vazgeçememişler, Kur'an'ı dinlemişler, onun tesiriyle İslâma girmişlerdir. Bu, Kur'an'ı dinletmenin bir yoludur. Akla yakın gelen bu tevil de hoştur. Bunlar musikî notaları gibi makam vermek içindir. Bunların Mekkî sûre-lerde olması bu kavli tekid eder.
Süyutî (H. 299/M. 911) bu hususta der ki: ''Bu harfler Kur'an nâzil olurken vahyin sesidir. "Elâ, Emâ" gibi meşhur tenbih harfleri istimal olunmadı. Çünkü bunlar halkın sözlerinde daima söylenir şeylerdi. Kur'an ise Allah Kelâmıdır. Ona başka sözler benzemez. Kimsenin bilmediği tenbih lâfızlarını getirmek daha münasiptir. Kulaklara tesiri daha canlı olur. Araplar Kur'an'ı işittikleri zaman ona kulak tutmak istemezlerdi. Allahu Teâlâ bu bediî nazmı indirdi ki, teaccüp ederek dinlemeye vesile olsun. Bir defa dinlemeye başlayınca da artık vazgeçemezler. Kalbleri incelir, yürekleri yumuşar. Bu şekilde başlamak Kur'an'ın hâssalarındandır. Bu başka kitaplarda yoktur. Cahiliyette ve İslam devrinde böyle şey görülmemiştir. Üslûp çeşitli olsun diye ve tenbihi tekrarlamak için birden fazla defalar irad edilmiştir.

3- ''Elif, lâm, mim, ...râ, hamim, tasin, yasin, nun" bu gibi harflere bakacak olursak hep âhenkli ses verici, tannan, çın çın öten harfler ki, bunlar musikiye yakındır. Musikî işaretleri gibidir. Sesi ayarlamak ve nazarı dikkati celbetmek içindir. Bunlar ses, remzidir. Harfler bütün okunur.
Süyutî'nin dediği gibi vahyin sesidir. "Kulağınızı açın, bu tatlı nağmeleri dinleyin!" der gibi.
Zemahşerî de bunlar: "Zihinlere tenbih içindir" der. Kıraete başlamazdan önce hazırlık yapmak için. Musikî nağmelerine makamı akord etmek gibi.

4- Bunlar remizdir, kısaltmadır. Süyutî der ki: "Bunlar esrar-ı ilâhiyyedendir.İlmini ancak Allah bilir." Bununla beraber tefsir edenler de vardır: Meselâ İbni Abbas demiştir ki: ELM: الم Ene Allah, A'lemu (Ben Allah bilirim) ELR: Ene Allah erâ. (Ben Allahım görürüm) "ELR, HM, الم، حم،ن bunları toplarsak Errahman ismi olur. Demek bu harfler buna remiz ve işarettir. Bunlar âdeta şifre gibi. Burada dikkate değer bir nokta var ki: Bu harfler 14'dür. Bir harften beş harfe kadar çıkar: Nûn Kaf Hamim, Ayın Sin Kaf: عسق،حم،ق.ن
Bu harfler elifbanın 28 harfinin tam yarısıdır ve içlerinde noktalı noktasız harflerin her nev'inden vardır. Nokta ile birbirinden ayrılan harflerin noktasızları alınmıştır: ج،ح،خ،ر،ز،س،ش،ص،ض،ط،ظ،ع،غ، "Cim, Ha, Hı, Rı,
Ze, Sin, Şın, Sad, Dad, Tı, Zı, Ayın, Gayın." Bunların hep noktasızları alınmıştır: ح،ر،س،ص،ط،ع "Ha, Rı, Sin, Sad, Tı, Ayın." Diğer ,tmp11CC-34.jpg
ا،ق،ك،ل،م،ن،ه،ي، "Elif, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, He, Ye" harfleri de mukataat harflerindendir. İşte bu on dört harf birden beş harfe kadar muhtelif şekillerde tertip olunmuştur. Başlıca gurupları: 'المر ،الم،طسم،حم"Elif, lâm,
râ ve mim, Tasin mim, Hamim."

5- Zemahşerî bunların, sûrelerin isimleri olduğunu, bunlara Kasem yer'nin yapıldığını rivayet etmektedir.
Bu gibi müteşabihatın bir faydası da gayrı mahdut ilhamlar içinde engin mânaları hatırlatması, zihinlere tasavvur yarışı için meydan hazırlamasıdır. Herkes zihni kuvveti müsaadesi nisbetinde tasavvur etsin, edebiyatta katı' (24) dediğimiz sanat, tasrihten daha şümullüdür. Molla Hüsrev (H. 885/M. 1480) bunu Mir'at'ta. çok hoş ve güzel izah eder.

Tantavî Cevheri, Mukataatı Süverin Yahudilerce tutulan ebced hesabı gibi olduğunu, o devirlerde Hıristiyanların harflerle remzleri bulunduğunu, Hiristos gibi bazı isimleri remzle yazdıklarını söylüyor. (25)
Burada daha hoş olan bir tesadüf-i bediî vardır. Bu harfler 29 sûrede tekrarlanır; 14 harftir. Arapçada (Lâ)'yı çıkardıktan sonra hece harfleri 28 kalır. Demek hece harflerinin yarısı süre başlarında zikrolunmuş. Yalnız onların yarısı değil. Diğer hece harflerinin envaının da hep yarısı.

Meselâ hece harfleri: Mehmus ve Mehcur, Şedit ve Rahve, yâni sert ve yumuşak, açık ve kapalı gibi kısımlara bölünür. Bunların da hep yarılarını alırsak mukataat harfleri olan 14 çıkar ve hece harflerinin yarısı demektir.
Mehmuslar 10 harf olup yarısı 5'dir.
Mehcurlar 18 olup yarısı 9'dur.
Bunların mecmuu 14 olur, ki hece harflerinin yarısıdır.
Sert harfler 8 olup yarısı 4'dür.
Yumuşaklar 20 olup yarısı 10'dur.
Bunların da mecmuu 14 olur, bütün harflerin
kapalı harfler 4 olup yansı 2'dir.
Açık harfler 24 olup yarısı 12'dir.
Bunların da mecmuu 14 olur, ki harflerin yarısıdır.
Hece harflerinin 14'ü noktalı, 14'ü noktasızdır. Harfi târif katılanlar 14, katılmayanlar da 14'dür, Kameriyye ve Şemsiyye harfleri.
Ne garip tesadüfler mi diyelim. Hem huruf hecenin yarısı, hem de harflerin envaının yarısı olan 14 harf sûre başlarında zikrolunmak, bu sırf tesadüf eseri değildir. Bu "Hakîm ve Habîr Allah tarafından" nâzil olan Kur'an'ın hakka-niyetine delildir. Hattâ 14 rakkamı biyolojide bir çok mühim şeylerin sayısıdır. En enteresan ve ince bir âzâ olan elin mafsalları 14'dür. Amudu fıkariler 14, kuyruk fıkraları, kanadın büyük tüyleri hep 14'dür. Yâni 14 rakamının bir ehemmiyeti vardır. Bunun yarısı olan yedi rakamı da bir remz taşır. Yukarıda yedi harf meselesinde bu rakam felsefesine biraz işaret etmiştik.
İbni Ebil-Esba' sûre başlarından bahseden (Elhavatırüs-Sevanih Fi Esraril-Fevatih) adlı eserini yazmıştır.
Burada dikkati çeken bir şey var: Mukataat harflerinden sonra, hemen hemen ekseriyetle Kur'an'ın nüzulünden, kitap verilmesinden, âyâtı mübînden, Peygamberin gönderilmesinden, hasılı kitabın vahyi ile alâkalı bir âyet gelir. 114 sûrenin başı on nevi altında toplanabilir.
Bunları sıralayalım:

1- Hamdü-sena ve tesbihtir ki, beş yerde Elhamdülil-lah, iki yerde Tebarek, yedi yerde de Tesbih olmak üzere 14 sûrededir. Bunları da sûre numaralarını işaret ederek gösterelim:
"1,6,17,18,25,34,35,57,59,61,62,64,67,87"

2- Mukataat dediğimiz hece harfleriyle başlayan sûreler ki, başlıca:
الم ،علر،طسم ،حم "Elif Lâm Mim, Elif Lâm Râ, Tasin, Ha'mim"gibi guruplara ayrılır. Bunlar da 29 sûredir ve sûre numaraları şunlardır:
"2,3,7,10,11, 12,13,14,15,19,20,26,27,28,29,30,31,32,36,38,40,41,42,43,44, 45,46,50,68."

3-"Ya Eyyühâ" gibi nidalardır. 10 sûrede olup sûre numaraları şunlardır: "4,5,22,33,49,60,65,66,73,74"
4- "İnna Fetahnaleke" gibi haber cümleleridir: 21 sûredir. Sûre numara-larını yazalım: "8,9,16,21,23,24,39,47,48,54,55,58,69,70,71,80,97, 98,101,102, 108"

5- "Vedduha" gibi kasem yani yemindir. 17 sûrede geçip numaraları şunlardır: "37,51,52,53,75,77,79,85,86,89,90,91,92,93,95,100,103.

6- "İzâcâe" gibi şart cümleleri olup 7 sûrededir ve sûre numaraları şunlardır: "56,63,81,82,84,99,110"

7- "Kul Huvallahu" gibi emirdir. 6 sûrededir ve sûre numaraları şunlardır: "72,96,109,112,113,114."

8- "Hel Etâ" gibi istifham olup 6 sûrededir ve, sûre numaralarını şöylece sıralayalım: "76,78, 88, 94, 105,107"

9- Duâ olup üç sûrededir. Onlar da şunlardır: "83, 104, 111" 10- Ta'lildir, bir sûrededir, o da "106" dır.

Erkeğe de, kadına da konulan isimler

Ahsen (a): Daha güzel, en güzel, pek güzel.
Aydın: İleri düşünceli, münevver.
Bahtıgür: Kısmeti bol olan.
Bahşi: Âşık, seven, tutkun.
Behmen (f): Zeki, anlayışlı, kavrayışlı, tedbirli.
Bilge (t): Bilgisiyle davranışları birbirine uyan.
Bera (a): Fazilet, meziyet, olgunluk, iyilik, güzellik.
Berat: Yapılan hayırlı bir iş yüzünden affetmek üzere verilen karşılık
Bereket (a): Bolluk, verimlilik.
Candân: İçten, samimi, dost.
Deniz: Büyük su birikintisi.
Ecmel (a): Çok güzel, çok yakışıklı.
Elmas (a): Çok kıymetli.
Ender (a): Çok seyrek, az bulunur, nâdir.
Ferda (f): Yarın, gelecek zaman.
Feza (f): Gökyüzü, uzay.
Fikret (a): Düşünme, tefekkür, fikir.
Gökçe: Gök mavisi gibi pırıl pırıl.
Hayran (a): Şaşmış, hayrette kalan hayranlık duyan.
Hidâyet (a): Doğruya kavuşan. Hak yol, islâmiyet. .
Hikmek (a): İlim, fen, fıkıh, ilâhi kitap.
Hilal (a): Yeni ay.
Işık: Aydınlatan.
İmran (a): Evine bağlı kalan.
İrfan (a): Bilip anlıyan,  zihni olgun.
İsmet (a): Namuslu, kötülük ve rezaletlerden kaçınan. Bütün büyük-küçük günahlardan uzak, kendi dîninde ve diğer dinlerde haram olmuş veya olacak bir şeyi yapmıyan, hiç bir günah işlemiyen masûm olan peygamber sıfatı.
Kamer (a): Ay. Ay gibi güzel.
Kudret (a): Kuvvet, takat, güç, kabiliyet.
Merîh: Güneşe en yakın gezegen
Merset (a): Kerim, cömert.
Mukadder (a): Alın yazısı, değeri bilinmiş.
Muzaffer (a): Zafer, kazanmış, kahraman.
Mücteba (a): Seçilmiş.
Nimet (a): İyilik, lütuf, ihsan, bahşiş, saadet, mutluluk.
Nüzhet (a): Neşe, sevinç, ferahlık.
Olcay: Talih, ikbal, kader.
Özcan (t): Candan, samimi,içten.
Özge (t): Başka, yabancı, iyi güzel, şakacı, cana yakın.
Refet (a): Merhamet etme, acıma, esirgeme, çok acıma.
Rûşen (f): Aydın, parlak belli, âşikâr, apaçık, ortada.
Seçkin: Seçilmiş, üstün, güzide, emsallarinden üstün.
Sermet (a): Daimi, sürekli, ebedi, cavid, ezeli.
Servet (f): Mal, mülk, bakımından zengin olan.
Sezer: Sezgisi güçlü erkek
Siret (a): Tavır, davranış, hareket genel olarak ahlak.
Suat (a): Kutlu, uğurlu, uğur getiren
Sultan (a): Hükümdar, iktidar sahibi
Şadman (f): Sevinçli, hoşnutluk.
Şafak (a): Güneş doğmadan önceki ufuktaki aydınlık.
Şenal: Şen ve neşelilerle arkadaşlık yapan.
Ufuk (a): Yerle göğün birleşmiş gibi göründüğü yer
Uğur: Baht, talih.
Utku: Zafer, gâlip gelme, karakter ve ahlâk bakımından emsallerinden önde olan.
Ümran (a): Bayındırlık, medeniyet, refah, bereket.
Üstün: Emsâllerinden daha ilerde olan, gâlip gelen.
Ümit (f): Umut, umulan, beklenen şey emel, arzu, rica.
Yakut (a): Değerli bir süs taşı.
Yaran (f):  Dost, arkadaş, eş.
Yüksel: Manevi alanında yüksel ol.
Zînet (a): Yararı, menfaati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şey. Başkalarını imrendirecek, onlara üstünlük sağlıyacak, öğünecek şeyleri yapmak, vekar, hürmet ve sevgi hâsıl etmek ve Allahü teâlâya çok şükretmek niyetiyle kullanılan süs.

ÇOCUĞA İSİM VERİRKEN

Çocuğa, doğunca veya doğumu müteakip yedinci günü adı konur. Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur, yıkanır, cenaze namazı kılınır. Ölü doğan çocuklara isim vermek gerekmez. Fakat isim vererek defnetmek iyi olur. Çocuğun ismini ilim ehli salih bir zata koydurmalıdır. Eshab-ı kiram, çocuklarına isimlerini Peygamber efendimize verdirmeyi tercih etmişlerdir. Çocuğa ad koyarken, çocuğun dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek, çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.

Peygamber efendimiz, Hz. Hasan doğunca, kulağına ezan okumuştur. Ezan okuyacak kimse, çocuğu yastık gibi yumuşak bir şey üstüne koyarak kucağına alır. Çocuğu birisi kucağına alıp, ezanı bir başkası da okuyabilir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunursa, “Ümmü sıbyan” hastalığından korunmuş olur.) [Beyhekî]

Çocuğa isim koyduktan sonra hayır duâda bulunmalıdır. Peygamber Efendimiz, (Ya Rabbi, bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla!) diye duâ etmiştir.

Hz. Ebû Mûsel eş’arî, (Çocuğumu doğduğu gün Resûlullaha götürdüm, adını İbrahim verdi.) dedi. Amr b. Şuayb’ın dedesi ise, (Resulullah, yeni doğan çocuğa yedinci günü isim verilmesini ve akika kesilmesini emretti.) dedi. [Tirmizî]

Buharî’de, “Eğer akika kesilmeyecekse, çocuk doğduğu vakit isim konur ve ağzına tatlı bulaştırılır.” deniyor.

Akika kurbanı: Akika, çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek için hayvan kesmektir. Akika, çocukları belâlardan, hastalıklardan korur. Yaşlı kimse, kendisi için de kesebilir. Peygamber efendimiz de, kendisi için kesmiştir.

Akikanın veya ölüler için kesilecek kurbanın bedelini ilim neşri ile meşgul bir vakfa vermek caizdir. Çünkü akika müstehabdır. Ölüler için kesilecek kurban nafiledir. İlim neşri ise farzdır. Farzın yanında, müstehab ve nafile, denizde damla bile değildir. Bu bakımdan farzı tercih etmelidir!





DABBETÜ'L ARZ


RÜYA TABİRİ DENİNCE:İBN-İ ŞİRİN

Basralı Muhammed, kara kaşlı, kara gözlü, inci dişli, güleç yüzlü bir gençtir. Zevkli giyinir ve daima çiçek gibidir. Nasıl görür, nerede karşılaşır bilemiyoruz ama devlet adamlarından birinin karısı ona gönlünü kaptırır. Kadıncağız kara pus kara yas oturur, yemeyi içmeyi unutur.
Bu ani değişim yaşlı dadının gözünden kaçmaz. Hani ‘aşk insanı söyletir’ derler ya, yine öyle olur. Hanımefendi önceleri “yok bi şey”lerle geçiştirse de fazla dayanamaz, bülbül olup şakımaya başlar.
Nihayet “filanca yerdeki bezzaz” der ve büyük sırra kapı aralar.
Yaşlı dadı “üzüldüğün şeye bak” der, “ben de vali ya da nazırlardan biri sandımdı. / -Ne farkeder ki? / -Çok şey farkeder. / -Anlayamadım? / -Anlamasan da olur. Şimdi söyle bana, o genci getireyim mi sana?/ -Böyle bir şeyi yapabilir misin? / -Sen beni ne sanıyorsun?
İhtiyar kadın ertesi gün iki koca testiyi suyla doldurur, doldurur ama elleri kopar. Muhammed’in önünden geçerken beklenilen olur, genç bezzaz fırlayıp kalkar, yaşlı kadının testilerini kapar.
Kadın önde, Muhammed arkada yürür, konağa varırlar. İhtiyar dadı. “A be evladım” der, “oldu olacak şunları yukarıya bırak.” Bir kat çıkarlar, bir kat daha çıkarlar, bir kat daha... İhtiyar “şuraya” deyip onu bir odaya sokar, ardından kilitleyiverir, kapı olur mu sana duvar?
Muhammed olup biteni anlamaya çalışırken perdeler kıpırdar, ardından bir kadın çıkar. Genç bezzaz düştüğü tuzağı anlayınca kıpkırmızı kesilir, kapıyı sarsmaya, ağlayıp yalvarmaya başlar. Kadın “Şışşşt sakin ol” der, “yoksa bağırırım, uşaklar muhafızlar başına yığılırlar.”
-Ama ben... Su... Testi... O ihtiyar...
-Buna kim inanır? Üçüncü katta ve yatak odamdasın. Adama burada ne aradığını sorarlar?
Muhammed kapıdan çıkamayacağını anlayınca cama koşar ve zerre kadar tereddüt etmeden kendini aşağı atar. Yere oldukça sert düşer ve kısa süren bir baygınlık yaşar. O anda hayal meyal Yusuf Aleyhisselam’ı görür. Yüce Nebi onu muhabbetle kucaklar ve “biliyor musun” der, “senin başına gelenler de benim başıma gelenlere benziyor. Dilerim Cenab-ı Hakk seni de benim ilmimden hissedar yapar!”
Derler ki o günden sonra İbn-i Sirin rüya tabirinde derya olur, İmam-ı azam hazretleri bile gelip rüyasının tabirini ona sorar.
Şeytani, rahmani
İbn-i Sirin rüyaları “nefsani, şeytani ve rahmani” diye tasnif eder. Rüyasının tesirinde kalanlara “aldırma” der, “sen uyanık iken Allahü teâlânın emirlerini yapmaya bak.” Biri rüyasında insanların ağızlarını mühürlediğini söyleyince gülümser “hadise açık” der, “sen ramazan-ı şerifte müezzinlik yapmadın mı?”
Rüyasında domuzların boynuna inci takan birine “saman pazarında altın satıyorsun” buyurur, “bundan böyle ehil olmayan kimselere hikmet öğretmeye kalkışma!” İbn-i Sirin evinde her cuma paluze pişirtir, hem çoluk çocuk yerler, hem gelene geçene ikram ederler. Tam 41 çocuğu olur ama Abdullah’tan gayrisini kaybeder, büyük bir teslimiyetle boynunu büker, nur yüzlü bebelerini elceğizi ile defneder. Dil ile “alan da O (Celle Celalüh) veren de” demek kolaydır ama bunu hal ile söyleyebilene “yiğit” derler.
İbn-i Sirin’in annesi (Safiye Hatun), Hazret-i Ebûbekir’in azatlı kölesi, ablası (Hafsa Radıyallahü anha) ise sayılı muhaddislerden biridir. O da genç yaşlarda ilme sevdalanır, Hazret-i Aişe, Zeyd bin Sabit, Hasen bin Ali, Ebu Hureyre, Abdullah bin Abbas, Cündeb bin Abdullah, Samira bin Cündeb, İmran bin Husayn, Huzeyfe bin el Yemani, Ebû Said-i Hudri, Ebû’d-Derdâ ve Enes bin Malik gibi zirvelerden (Aleyhimürrıdvan) ders alır.
Mübarek, bidat sahiplerinden uzak durur ve gıybet edenlerden çok kaçar. Biri gelip Haccac hakkında konuştuğunda “Şüphesiz Allahü teâlâ hükmünde adildir. Başkasının haklarını Haccac’tan alacağı gibi, Haccac’ın hakkını da başkalarından alır. Yarın İzzet ve Celâl Sahibinin huzuruna çıktığında sana senin günahlarını soracaklar, Haccac’ınkileri değil” buyururlar.
İbn-i Sirin “filan şahıs, filandan daha âlimdir” hatta “şu Yahudi tabib, şu Yahudi tabibden daha bilgilidir” demekten bile çekinir. Ola ki diğeri incinebilir.
Mübarek “Sakın kimseye haset etmeyin” buyurur. “Eğer cehennemlikse neyine özeneceksin. Yok cennetlikse ona uymalı ve imrenmelisin.”
İbn-i Sirin birisine “Nasılsın?” diye sorar. Adam “ailesi kalabalık, cebinde meteliği olmayan ve borcundan ötürü insanlardan kaçan biri nasıl olursa” diye dert yanınca hemen evine koşar, bütün parasını getirip (bin dirhemdir) adamın önüne koyar. Biliyor musunuz, o büyükler insanların halini hatırını “laf olsun” diye sormazlar.
Beş ama ne?
Bir gün kefil olduğu bir tüccar yüzünden hapse düşer. Muhafız ona bir ikram yapar, zindanın kapısını açar. “Buyrun” der, “sabah dönmek üzere evinize gidebilirsiniz”. Büyük veli “sakın ha” der, “sen, sana denileni yap!”
Bir gün İmam-ı Azam Hazretleri İbn-i Sirin’e gelir. “Rüyamda Azrail Aleyhisselâmı gördüm” der, “canımı ne zaman alacaksın diye sordum bana beş parmağını gösterdi. Beş de ne? Söyleyin n’olur, beş ay mı, beş yıl mı, beş dakika mı?” İbn-i Sirin’in yüzüne ferahlatan bir tebessüm yayılır, “siz de biliyorsunuz ki” der, “beş şey vardır ki onu kimse bilemez. Ölüm de bunlardan biridir. Azrail âleyhisselam onu hatırlatmış olmalı...”
Ama şu var ki İbn-i Sirin dahi ölümden ve hesap gününden çok korkar. Söz kabirden, kefenden açıldığında yüzü kireç gibi olur ve kaskatı kesilir. Mübarek çok güzel can verir ve Hasan-ı Basri gibi bir zirveyle aynı kubbe altında yatmakla şereflenir.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

RUHLARIMIZ GERİDE KALDI

Bir zamanlar Afrika’da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, yanlarındaki eşya ve yükleri, yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Kafile bu zor yolculuklarında balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş. Fakat günlerden bir gün, kafiledeki yerliler birden durmuş. 
Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar, bu duruma bir anlam verememişler. Zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini izaha çalışarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler buruk bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Yerlilerin dilini bilen kafile rehberi, bu anlaşılmaz durumu onlarla bir süre konuştuktan sonra, taleplerini şu şekilde tercüme etmiş:
“Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.”
Modern şehir hayatının ve çağımızın en büyük sorunlarından biri bu: Sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak. Ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, bize emeği geçenleri, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok güzelliği görememek ve ıskalamak.... 
Halbuki durup ruhlarımızı beklemeli, gönlümüzü dost sohbetlerinde dinlendirmeli değil miyiz?

_____________ DUA İLE TEDAVİ _______________

Rukye okuyup üflemedir. Sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete Allah'tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden olan nefesler caizdir. Çünkü bunda kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah'tan başkasına sığınma ve iltica mânâsı yoktur.
Resulullah'ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)'ye müsaade ettiği sabit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür.
Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki herkesin Allah'a sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi için kendine okutmak denilen mânâ ile rukye denilen tarzda yapılmasında, Razî'nin beyan ettiği üzere ihtilaf edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır. Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir.
"Allah'ın birtakım kulları vardır ki, kendilerine ne keyy (yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi) yaptırmazlar, yani
dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi istemezler ve ancak Rab'lerine tevekkül ederler."
Bir hadiste de "Allah'a tevekkül etmemiştir dağlanan ve okunmak isteyen." buyurulmuştur.
Bunun izahı Buhârî'nin ve daha geniş olarak Müslim'in Husayn b. Abdurrahman'dan senetleriyle rivayet ettikleri şu hadistedir:
 Saîd b. Cübeyr'in yanında idim. 
-Dün gece düşen yıldızı hanginiz gördü? dedi. 
-Ben, amma, ben bir namazda değildim, böcek sokmuştu, dedim. 
-Ne yaptın? dedi, 
-Rukye ettirdim, okuttum.. 
-Seni ona ne sevketti?
-Şâbî'nin bize haber verdiği bir hadis.
-Şâbî size ne haber verdi? 
- Büreyde b. Husayb Eslemî'den "Gözden veya sokmadan başkasında rukye yoktur." dediğini bize haber verdi. 
- İşittiğini tutan iyi yapmıştır. Fakat İbnü Abbas bize Hz. Peygamber (s.a.v.)'den şöyle haber verdi: 
- Peygamber buyurdu ki:
'Bana ümmetler gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk, peygamber gördüm yanında bir iki adam, peygamber gördüm yanında kimse yok. Derken bana bir büyük kalabalık gösterildi, zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: 
- Bu Musa ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük kalabalık, derken bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktımki bir büyük kalabalık. 
- İşte denildi bu senin ümmetin, beraberlerinde hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin vardı.
Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu hesapsız ve azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında
konuşmaya daldılar. Bazıları: 
"Bunlar Resulullah'la sohbet edenler olsa gerek." dediler. Bazıları da:
"Bunlar İslâm'da doğup da Allah'a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek" dediler, daha birtakım şeyler söylediler. Derken Resulullah (s.a.v.) çıktı: 
"Neden bahsediyorsunuz?" dedi, durumu haber verdiler, buyurdu ki: 
"Onlar, o kimselerdir ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler, tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve ancak Rablerine tevekkül ederler." 
Fakat Buhârî'de, Mesâbih'de ve Meşârık'da yoktur ve  hadis şöyledir: 
"Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk saymazlar, okunmak istemezler, dağlanmazlar ve ancak Rab'larına tevekkül ederler." Bu, daha sahihtir.
Bu hadis İhlâs Sûresi'nde "Samed"in mânâsını izahta geçtiği üzere sebeplere gönül vermeyen, elemler ve musîbetler karşısında sarsılmayarak tevekkül makamının en yüksek mertebesinde bulunan "nefs-i râdıye" sahibi Allah ehli olanların büyükleri hakkında olduğu açıktır. Onun için bunlardan uğursuz sayma ve okunmayı istemenin terkedilmesinin daha iyi olacağına istidlâl
olunabilirse de herkes için mutlaka men edilmesi ve yasaklanmasına istidlâl etmek uygun olmaz. Yine Buhârî, Müslim ve diğer sahih hadis kitaplarında okunup üflemeye müsaade eden hadisler de çoktur.
Bu cümleden olarak Câbir b. Abdullah hadislerinde demiştir ki:
Benim bir dayım vardı, akrep sokmasına okuyup üflerdi. Resulullah (s.a.v.) okuyup üflemeden  yasakladı. Onun üzerine, vardı 
-Ey Allah'ın Resulü! Sen okuyup üflemeyi yasakladın, ben ise akrep sokmasına rukye ederim dedi. 
Resulullah da: 
-Sizden her kimin kardeşine bir menfaat etmeye gücü yeterse yapsın, buyurdu.
Avf b.Mâlik Eşceî hadisinde de demiştir ki:
Biz câhiliye zamanında okuyup üflerdik. Dedik ki:
-Ey Allah'ın Resulü  onun hakkında ne buyurursun? 
-Rukyelerinizi bana arzediniz, rukyelerde bir sakınca yoktur, onda şirk olmadıkça." buyurdu. 
 Ebu Saîd Hudrî hadisinde:
Resulullah'ın ashabından birtakım kimseler seferde idiler. Arap obalarından birine uğradılar. Onlara misafir olmak istediler, misafir etmediler.
-İçinizde bir rukye eden (okuyucu) var mı? Zira obanın efendisi ledig (yani yılan veya akrep sokmuş)dir" dediler.
Ashab içinden bir adam -ki Ebu Saîd kendisidir
-Evet, dedi.
Vardı onu Fatiha Sûresi'yle okudu üfledi, bunun üzerine adam iyi oldu. Ona bir bölük koyun verildi, o, onu kabul etmek istemedi,
-Peygamber (s.a.v.)'e arzetmeden almam,  dedi ve Peygamber'e vardı anlattı, 
-Ey Allah'ın Resulü, vallâhi yalnız Fatiha Sûresi ile okudum. 
Resulullah tebessüm etti de: 
-Sen onun rukye olduğunu ne bildin? Onu onlardan alın, bana da sizinle beraber bir hisse ayırın, buyurdu." 
Daha bunlar gibi hadisler delâlet ediyor ki, yasaklanmış olan rukyeler hakikatleri bilinmeyen, sihir ihtimâli ve şirk mânâsı bulunan rukyelerdir.
Bazıları da üflemeyi yasaklamışlardır.
İkrime demiştir ki:
Rukye eden (okuyan) üflememeli ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır.
İbrahim Nahaî'den de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi, diye nakledilmiştir.
Bazısı da demiştir ki:
Dahhâk'ın yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu Muhammed! dedim. "Peki velâkin üfleme." dedi, ben de Muavvizeteyn'i okudum."
Halîmî demiştir ki:
"Rukye edenin üflememesi ve sıvazlamaması ve düğüm yapmaması gerekir." diye. İkrime'den rivayet olunan söz, sanki bu husustadır.
O, şuna kâni olmuştur:
Allah Teâlâ düğüme üflemeyi sığınılacak şeylerden kılmıştır. Şu halde yasaklanmış olması vacip olur. Fakat bu istidlâl zayıftır. Çünkü ancak ruhlara ve bedenlere zarar veren büyü olduğu zaman kötülenmiş olur. Ama bu üfleme, ruhları ve bedenleri ıslah için olursa haram olmaması vacip olur.
Bununla beraber Nesaî'de
Ebu Hüreyre'den şu hadis de rivayet edilmiştir:
Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Her kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir yapmıştır,  sihir yapan da şirk etmiştir. Her kim bir şeye
takılırsa (bir menfaati olur veya zararı defeder diye gönül takar, inanırsa veya o itikad ile muska ve nazarlık gibi bir şey takınırsa) ona havale edilir.
" Yani yalnız Allah'a sığınmayıp da o şeye bağlandığı, ondan umduğu, halbuki Allah'ın izni olmayınca hiçbir şeyin ne faydası, ne zararı olmayacağı için o takıldığı şeyden hiçbir fayda görmez, Allah'ın yardım ve lütfundan mahrum olur.
Her şeyin bir devası (ilâcı) vardır." hadisi gereğince rûhî hastalıklara rûhânî, cismanî hastalıklara cismanî sebeplerle tedavi meşrû olduğu gibi, karışık olanlara da karışık tedâvi elbette meşrû olur. Şu şart ile ki, tesir, sebeplerden değil, Allah'tan bilinmeli ve hepsinde de entrikadan, sihirbazlıktan, şarlatanlıktan, aldatma ve zarar vermeden sakınılmalıdır. Bu cihetle bedenî hastalıkların tedâvisinde bile gerek doktorun ve gerek hastanın ahlâk ve inanç itibarıyla ruh hallerinin dahi özel önemi bulunduğundan, ruhanî kıymet, iyi niyet ve itikat selameti hepsinin başında gelir. Yoksa tıp ilmi adına yapılan zararlar, afsunculuk, üfürükçülük adıyla yapılan zararlardan az değildir. Özellikle bunları Allah için insanlara hizmet ve menfaatten çok, sırf mal kazancı için vasıta yapan ve çok fazla ücretler almak üzere alış veriş akidleri yapmadan bir nefes sarfetmek bile istemeyen doktor taslaklarının, şarlatanların zararları, hiçbir zaman cinciliği, üfürükçülüğü sanat edinenlerden aşağı kalmamıştır. Böylelerinin de de dahil afsunculardan sayılması gerekir. Hatta yalnız tıp ilminde deği, her meslek ve sanatta hak ve hayır fikrinden ayrılarak insan aldatmak, şer saçmak için nefes sarfedenlerin hepsi de bu mânâda dahil olan, şerlerinden sığınılması gereken üfürükçülerin nefeslerinden olduğunun da unutulmaması gerekir. Bunların böyle olması ise karşılığında sırf hak ve hayır için ciddiyet ve doğrulukla Allah yolunda nefes sarfedenlerin varlıklarını ve kıymetlerini inkâra sebep teşkil etmez. Bundan dolayı, halis niyet ve temiz nefeslerle Allah'a sığınarak, Allah'tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi de mutlaka sihirbazlık gibi kabul etmek doğru olmaz. Onun için rukye (okunma)yi caiz görenler Sıhah'ta rivayet edilen bir hayli hadis ile istidlâl etmişlerdir ki, Razî bunlardan şunları kaydetmiştir:
1- Resulullah (s.a.v.) biraz rahatsız olmuştu. Cibril Aleyhisselâm ona okuyup üfledi de 
"Bismillâh okur, rukye ederim sana seni inciten her şeyden, Allah da sana şifa verir." dedi, diye rivayet edilmiştir.
2- İbnü Abbas demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bize bütün ağrılardan ve hummadan korunmak için şu duayı öğretirdi: 
"Kerim olan Allah'ın adıyla, ben her kanı akan damarın şerrinden ve cehennem ateşinin şerrinden ulu Allah'a sığınırım."
3- Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: 
Bir kimse eceli gelmemiş bir hastanın yanına girer de yedi defa ,
"Niyaz ederim o ulu Allah'a, O yüce Arş'ın Rabb'ine ki sana şifa versin." derse şifa bulur.
4- Resulullah (s.a.v.) bir hastanın yanına girdiğinde şöyle derdi: 
"Gider o sıkıntıyı, insanların Rabb'i, ona şifa ver, sensin şifa veren, senin şifandan başka şifa yok, bir şifa ki dert bırakmaz."
5- Resulullah (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyn'i şöyle sığındırırdı: 
"İkinizi de Allah'ın tam kelimelerine sığındırırım, her şeytandan, kötü kazadan ve kötü gözden." derdi ve buyururdu ki: "Babam İbrâhim de oğulları İsmail ve İshak'ı böyle sığındırırdı."
6- Osman b. Ebi'l-Âs Sakafî'den, demişir ki: 
Resulullah'a vardım ve bende ağrı vardı, beni az daha öldürecekti. 
Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sağ elini onun (ağrıyan yerin) üzerine koy ve yedi kere şöyle 
de: "Allah'ın adıyla, ben bulduğum şeyin şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınırım." ben de yaptım,
Allah bana şifa verdi." Bu dikkate şâyandır ki Resulullah ona okumamış, onun kendisine okutmuştur.
7- Peygamber (s.a.v.) sefere çıkıp da bir yere konduğu zaman şöyle derdi: 
"Ey yer! Benim Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır, Allah'a sığınırım senin şerrinden ve sendekinin şerrinden ve senden çıkanın şerrinden ve senin üzerinde debelenenin şerrinden, Allah'a sığınırım arslandan, kara yılandan, zehirli yılandan, akrepten, beldenin sâkinlerinin, doğuranın ve doğurduğunun şerrinden."
 Bunlarda üflemeye dair bir işâret yoktur ve bunların meşrû sayılmaları için başka delile ihtiyaç olmaksızın Ku'rân'daki duâ ve sığınma emirleri ve bu sûreler yeterlidir. Bununla beraber Resulullah'ın üflediği ve sıvazladığı da sâbittir.
8-  Resulullah (s.a.v.) her gece muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri) okur ellerine üfler, yüzüne ve vücuduna meshederdi.
Bundan başka yine Hz. Âişe'den Sıhah'ta rivayet edilmiştir ki:
"Resulullah (s.a.v.) ailesinden birisi hastalandığı zaman ona Muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs Sûreleri) üflerdi. Vefat ettiği hastalığında da ben okuyup üflüyor ve kendi eliyle kendisini sıvazlıyordum. Çünkü onun mübarek elinin bereketi benim elimden çok büyük idi."
Bununla beraber Resulullah'ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine
Sahîh-i Müslim'de:  Hz. Âişe demiştir ki: 
Resulullah (s.a.v.) bizden bir insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar), sonra şöyle derdi: 
"İnsanların Rabbi olan Allah'ım o sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka şifa yok, senin şifân dert bırakmaz." 
Ne zaman ki Resulullah (s.a.v.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını yapmak istedim, elini elimden çekti,
sonra
"Allah'ım, beni affet, beni Refîk-ı alâ ile beraber kıl." dedi, ben baka kaldım, ne göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).
Bunlardan başka Resulullah'ın harpte ve diğer zamanlarda yaralananlara okuyup dokunmasıyla derhal şifa hasıl olanlar da çoktur. Fakat onlar onun peygamberlik özelliğinden olan mûcizeler kabilinden olduğu için diğerleri hakkında delil olmaz. Bununla beraber yine Hz. Aişe 
"Resulullah (s.a.v.), Ensar'dan bir ehl-i beyte humeden, yani akrep gibi zehirli hayvan sokmasından okuyup üflemeye ruhsat verdi." demiştir ki, bu da Câbir hadislerini teyid etmektedir. Bunda emmek tıbben de faydalı olduğuna göre, tükürmenin de
bir yönü düşünülebilir. Bundan başka bir de gözden okuyup üfleme (rukye)ye izin verilmiş olduğu ve bu sebeple 
"Göz değmesi ve sokmadan başkasına rukye (okuyup üfleme) yoktur." denildiği de zikredilmiştir.
Göz değme olayı bir nefsânî durum olması hasebiyle bunda da ruhanî bir nefes ve telkinin faydası açıktır demektir.
_____________________________________________________________________________ 
Şimdi bütün bunlardan hasıl olan sonuç da şudur ki:
Sihir şâibesi olmamak üzere ruhî ve bedenî kurtuluş için tesirli dualarla rukye (okuyup üflemek) caiz olmakla beraber, istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme talep etmek, Allah'a sığınmak ve dua etmek için başkasının aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen hoş görülmüş değildir. O yukarıda zikrolunan hadisler gereğince Allah'ın
hesapsız ve azapsız cennete girecek has kulları ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefî fıkhında bu mesele şu şekilde yazılmıştır: Şifa veren ancak Allah Teâlâ olduğuna ve şifaya onu sebep kıldığına itikat ettiği takdirde tedavi ile meşgul olmakta bir sakınca yoktur. Amma şifa veren ilaçtır diye inanırsa değil.
Karşılığında bir şer ve zarar düşünülmedikçe mümkün olan en zayıf bir fayda ihtimalinden dahi insanları yasaklamak doğru olmaz. Yüzde yüz değil, binde bir, milyonda bir misâle dayanan bir ihtimâl dahi olsa karşılığında bir zarar ihtimali bulunamayan bir fayda mülâhazası yalnız kuruntu değil, az çok delilden doğan bir şüphe demek olduğundan, ihtiyaç halinde daha kuvvetlisi bulunamayınca onunla amel caiz görülür ve öyle bir tesellinin mutlak şekilde yasaklanması da makûl olmaz. Fakat insanların sihirbazlara, şeytanlara kapılması da en çok bu gibi şüpheli durumlar içinde meydana gelir ve onun için zarar ihtimâllerinin de iyi düşünülmesi gerekir.
Bu esas üzere Fıkıh'ta da, şifa, Allah'tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin olanıyla amel vacip, korku zamanında terk edilmesi haram; maznun (galip zan) olanıyla amel câiz, durumlara ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da terkedilmesi daha
uygun; mevhûm (kuruntu) olanıyla da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi daha uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır. Kuruntu olmasının sebebi de dua olması itibarıyla değil, okuyanın nefesinde sebeplik düşüncesi itibarıyladır.
Şu halde bu açıklamadan anlaşılır ki okuyup üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın gereği ve dinin emrettiği bir şey değil, nihayet bir izindir. Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah'a dayanmak ve ancak Allah'a sığınıp O'na kendisi doğrudan doğruya duâ etmek ve duâsına başkalarının aracılığını istememektir. Müminin mümine gerek huzurunda ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta dinî görevi bulunduğunda ve "Duâ ibâdetin iliğidir." hadis-i şerifi gereğince duâ ibadetin, dindarlığın iliği olduğunda şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek, başkasının
nefesinden medet beklemek yine başkadır.
Allah Teâlâ duâyı emretmiş
  "Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) 
"Ben (o kullara) yakınım. Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm." (Bakara, 2/186) 
"De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size ne değer verirdi?" (Furkan, 25/77)
Fakat şirkten kendinden başkasına duâ etmekten yasaklamış,
  "Ben ancak Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O'na ortak koşmam, de." (Cin, 72/20)
Aynı şekilde Kur'ân'da ve Resulü'nün diliyle en güzel duaları öğretmiş bütün şerlerden doğrudan doğruya kendisine sığınılmasını emretmiştir. Okuyup üfleyecek olan bunları bellesin, her zaman kendine cankurtaran edinsin. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edildiği üzere her gece ve her ihtiyacında temiz kalp ve itikat ile okusun, kendine üflesin, mümin kardeşlerine de hem dua, hem tavsiye etsin, temiz nefesle dua edenlerin dualarının bereketlerini de inkâr etmesin. Buna söz yok, fakat Allah Teâlâ böyle dua ve icabet (kabul etme) kapısını herkese açtığı, ona genellikle herkesi çağırdığı, herkesin doğrudan doğruya sığınmasını istediği ve şirk ayıbını kabul buyurmadığı halde; ona doğrudan doğruya dua ve ibadet ile
sığınma ve ilticayı bırakıp da, "Ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem." diye dua tellalı aramaya ve onun nefesinden meded ummaya kalkışmak dindarlığın gereği değil, câhiliyye adetidir. İnsanlar bundan gafil olup kendisine okutup üfletmeyi dindarlık gereği sandığı için burada bu genişçe anlatım ile sözü uzatmaya lüzum görüldü. "Muvaffak edici Allah'tır."