21 Ağustos 2011 Pazar

SÛRE BAŞLARI

Bazı sûrelerin başlarındaki "Elif, Lâm, Mim, Yasin,Nun, Hamim" gibi harflere "Mukataât-ı Süver" denir.
Bunlar müteşabihattandır. Müteşabihat hususunda iki meslek vardır: Selef ve halef meslekleri.
Selef, yani eskiler bu gibi müteşabihatı tevile gitmez. Allah bilir, der geçer ve hakkaniyetine iman eder.
Halef, sonrakiler ise bunları, zındıkların ve bâtıniyyenin batıl tevillerine karşı makul bir tevil ve tefsire uğraşmışlardır. Selef mesleki "en ihtiyatlı" halef mes-leki ise ''en sâlim yoldur '' derler.

Bunlar 29 sûrede geçer. Bakara ve Al-i İmran Medenî olup kalan 27'si Mekkîdir. Tekrarlanan harfler 14 harftir. Yâni Arap Elifbasının yarısıdır. (Elif lâm mim, tâ sin, hâ mim) Kûfelilerce müstakil birer âyet sayılsa da Basralılar hiçbirini müstakil âyet saymazlar. Bunlar yazılırken bir kelime gibi yazılsa da okunurken hece harfleri gibi okunurlar. Elm: Elif, lâm, mim okunur.
Bu husustaki akvali görelim:

1- Abdülâziz Çavuş'un (23) (H. 1347/M. 1928) (Esrâr-Kur'ân) da beğenerek eski müfessirlerden naklettiği şu tevil hoştur: "Kur'an Araplara tehaddi ediyordu. Şu bedi' üsluplu, muciz beyanlı Kur'an Elif, Lâm, Mim gibi bildiğiniz harflerden müteşekkildir. O elifbayı biliyorsunuz. O harfler elinizde ve dilinizde. Kur'an'ın âyetleri onlardan meydana gelen kelimelerden müteşekkildir. Haydi bakalım, siz de yapınız. Hece harflerinden kelime teşkilini biliyorsunuz ya, Kur'an'ın en kısa bir sûresinin mislini getirin! Getiremiyorsunuz değil mi?... Öyle ise bu Allah indinden vahiydir." Onun için mislini getirmekten âcizsiniz.

2- Bunlar vahyin nüzulü esnasındaki sesidir. Sûre ilk defa kulaklara çalan bu garip harflerle başlar, tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin ve kulak versinler, dinle-sinler. Çünkü müşrikler, malûm ya, Kur'an'ı dinlemek istemiyorlardı. ''Sakın şu Kur'an'ı dinlemeyiniz, okundukça gürültü ediniz, belki galebe çalarsınız" derlerdi. İşte bunun için Razî, Süyutî vesairenin naklettiği üzere Arapların o zamana kadar tanımadıkları, bilmedikleri bir usul ile başlanarak dikkat ve hayret nazarları celbolunmuş: "Bakalım ne diyecek" diye bir defa kulak tutup dinlemeye başladıktan sonra da Kur'an'ın sihri beyanından kendilerini kurtaramıyarak dinlemekten vazgeçememişler, Kur'an'ı dinlemişler, onun tesiriyle İslâma girmişlerdir. Bu, Kur'an'ı dinletmenin bir yoludur. Akla yakın gelen bu tevil de hoştur. Bunlar musikî notaları gibi makam vermek içindir. Bunların Mekkî sûre-lerde olması bu kavli tekid eder.
Süyutî (H. 299/M. 911) bu hususta der ki: ''Bu harfler Kur'an nâzil olurken vahyin sesidir. "Elâ, Emâ" gibi meşhur tenbih harfleri istimal olunmadı. Çünkü bunlar halkın sözlerinde daima söylenir şeylerdi. Kur'an ise Allah Kelâmıdır. Ona başka sözler benzemez. Kimsenin bilmediği tenbih lâfızlarını getirmek daha münasiptir. Kulaklara tesiri daha canlı olur. Araplar Kur'an'ı işittikleri zaman ona kulak tutmak istemezlerdi. Allahu Teâlâ bu bediî nazmı indirdi ki, teaccüp ederek dinlemeye vesile olsun. Bir defa dinlemeye başlayınca da artık vazgeçemezler. Kalbleri incelir, yürekleri yumuşar. Bu şekilde başlamak Kur'an'ın hâssalarındandır. Bu başka kitaplarda yoktur. Cahiliyette ve İslam devrinde böyle şey görülmemiştir. Üslûp çeşitli olsun diye ve tenbihi tekrarlamak için birden fazla defalar irad edilmiştir.

3- ''Elif, lâm, mim, ...râ, hamim, tasin, yasin, nun" bu gibi harflere bakacak olursak hep âhenkli ses verici, tannan, çın çın öten harfler ki, bunlar musikiye yakındır. Musikî işaretleri gibidir. Sesi ayarlamak ve nazarı dikkati celbetmek içindir. Bunlar ses, remzidir. Harfler bütün okunur.
Süyutî'nin dediği gibi vahyin sesidir. "Kulağınızı açın, bu tatlı nağmeleri dinleyin!" der gibi.
Zemahşerî de bunlar: "Zihinlere tenbih içindir" der. Kıraete başlamazdan önce hazırlık yapmak için. Musikî nağmelerine makamı akord etmek gibi.

4- Bunlar remizdir, kısaltmadır. Süyutî der ki: "Bunlar esrar-ı ilâhiyyedendir.İlmini ancak Allah bilir." Bununla beraber tefsir edenler de vardır: Meselâ İbni Abbas demiştir ki: ELM: الم Ene Allah, A'lemu (Ben Allah bilirim) ELR: Ene Allah erâ. (Ben Allahım görürüm) "ELR, HM, الم، حم،ن bunları toplarsak Errahman ismi olur. Demek bu harfler buna remiz ve işarettir. Bunlar âdeta şifre gibi. Burada dikkate değer bir nokta var ki: Bu harfler 14'dür. Bir harften beş harfe kadar çıkar: Nûn Kaf Hamim, Ayın Sin Kaf: عسق،حم،ق.ن
Bu harfler elifbanın 28 harfinin tam yarısıdır ve içlerinde noktalı noktasız harflerin her nev'inden vardır. Nokta ile birbirinden ayrılan harflerin noktasızları alınmıştır: ج،ح،خ،ر،ز،س،ش،ص،ض،ط،ظ،ع،غ، "Cim, Ha, Hı, Rı,
Ze, Sin, Şın, Sad, Dad, Tı, Zı, Ayın, Gayın." Bunların hep noktasızları alınmıştır: ح،ر،س،ص،ط،ع "Ha, Rı, Sin, Sad, Tı, Ayın." Diğer ,tmp11CC-34.jpg
ا،ق،ك،ل،م،ن،ه،ي، "Elif, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, He, Ye" harfleri de mukataat harflerindendir. İşte bu on dört harf birden beş harfe kadar muhtelif şekillerde tertip olunmuştur. Başlıca gurupları: 'المر ،الم،طسم،حم"Elif, lâm,
râ ve mim, Tasin mim, Hamim."

5- Zemahşerî bunların, sûrelerin isimleri olduğunu, bunlara Kasem yer'nin yapıldığını rivayet etmektedir.
Bu gibi müteşabihatın bir faydası da gayrı mahdut ilhamlar içinde engin mânaları hatırlatması, zihinlere tasavvur yarışı için meydan hazırlamasıdır. Herkes zihni kuvveti müsaadesi nisbetinde tasavvur etsin, edebiyatta katı' (24) dediğimiz sanat, tasrihten daha şümullüdür. Molla Hüsrev (H. 885/M. 1480) bunu Mir'at'ta. çok hoş ve güzel izah eder.

Tantavî Cevheri, Mukataatı Süverin Yahudilerce tutulan ebced hesabı gibi olduğunu, o devirlerde Hıristiyanların harflerle remzleri bulunduğunu, Hiristos gibi bazı isimleri remzle yazdıklarını söylüyor. (25)
Burada daha hoş olan bir tesadüf-i bediî vardır. Bu harfler 29 sûrede tekrarlanır; 14 harftir. Arapçada (Lâ)'yı çıkardıktan sonra hece harfleri 28 kalır. Demek hece harflerinin yarısı süre başlarında zikrolunmuş. Yalnız onların yarısı değil. Diğer hece harflerinin envaının da hep yarısı.

Meselâ hece harfleri: Mehmus ve Mehcur, Şedit ve Rahve, yâni sert ve yumuşak, açık ve kapalı gibi kısımlara bölünür. Bunların da hep yarılarını alırsak mukataat harfleri olan 14 çıkar ve hece harflerinin yarısı demektir.
Mehmuslar 10 harf olup yarısı 5'dir.
Mehcurlar 18 olup yarısı 9'dur.
Bunların mecmuu 14 olur, ki hece harflerinin yarısıdır.
Sert harfler 8 olup yarısı 4'dür.
Yumuşaklar 20 olup yarısı 10'dur.
Bunların da mecmuu 14 olur, bütün harflerin
kapalı harfler 4 olup yansı 2'dir.
Açık harfler 24 olup yarısı 12'dir.
Bunların da mecmuu 14 olur, ki harflerin yarısıdır.
Hece harflerinin 14'ü noktalı, 14'ü noktasızdır. Harfi târif katılanlar 14, katılmayanlar da 14'dür, Kameriyye ve Şemsiyye harfleri.
Ne garip tesadüfler mi diyelim. Hem huruf hecenin yarısı, hem de harflerin envaının yarısı olan 14 harf sûre başlarında zikrolunmak, bu sırf tesadüf eseri değildir. Bu "Hakîm ve Habîr Allah tarafından" nâzil olan Kur'an'ın hakka-niyetine delildir. Hattâ 14 rakkamı biyolojide bir çok mühim şeylerin sayısıdır. En enteresan ve ince bir âzâ olan elin mafsalları 14'dür. Amudu fıkariler 14, kuyruk fıkraları, kanadın büyük tüyleri hep 14'dür. Yâni 14 rakamının bir ehemmiyeti vardır. Bunun yarısı olan yedi rakamı da bir remz taşır. Yukarıda yedi harf meselesinde bu rakam felsefesine biraz işaret etmiştik.
İbni Ebil-Esba' sûre başlarından bahseden (Elhavatırüs-Sevanih Fi Esraril-Fevatih) adlı eserini yazmıştır.
Burada dikkati çeken bir şey var: Mukataat harflerinden sonra, hemen hemen ekseriyetle Kur'an'ın nüzulünden, kitap verilmesinden, âyâtı mübînden, Peygamberin gönderilmesinden, hasılı kitabın vahyi ile alâkalı bir âyet gelir. 114 sûrenin başı on nevi altında toplanabilir.
Bunları sıralayalım:

1- Hamdü-sena ve tesbihtir ki, beş yerde Elhamdülil-lah, iki yerde Tebarek, yedi yerde de Tesbih olmak üzere 14 sûrededir. Bunları da sûre numaralarını işaret ederek gösterelim:
"1,6,17,18,25,34,35,57,59,61,62,64,67,87"

2- Mukataat dediğimiz hece harfleriyle başlayan sûreler ki, başlıca:
الم ،علر،طسم ،حم "Elif Lâm Mim, Elif Lâm Râ, Tasin, Ha'mim"gibi guruplara ayrılır. Bunlar da 29 sûredir ve sûre numaraları şunlardır:
"2,3,7,10,11, 12,13,14,15,19,20,26,27,28,29,30,31,32,36,38,40,41,42,43,44, 45,46,50,68."

3-"Ya Eyyühâ" gibi nidalardır. 10 sûrede olup sûre numaraları şunlardır: "4,5,22,33,49,60,65,66,73,74"
4- "İnna Fetahnaleke" gibi haber cümleleridir: 21 sûredir. Sûre numara-larını yazalım: "8,9,16,21,23,24,39,47,48,54,55,58,69,70,71,80,97, 98,101,102, 108"

5- "Vedduha" gibi kasem yani yemindir. 17 sûrede geçip numaraları şunlardır: "37,51,52,53,75,77,79,85,86,89,90,91,92,93,95,100,103.

6- "İzâcâe" gibi şart cümleleri olup 7 sûrededir ve sûre numaraları şunlardır: "56,63,81,82,84,99,110"

7- "Kul Huvallahu" gibi emirdir. 6 sûrededir ve sûre numaraları şunlardır: "72,96,109,112,113,114."

8- "Hel Etâ" gibi istifham olup 6 sûrededir ve, sûre numaralarını şöylece sıralayalım: "76,78, 88, 94, 105,107"

9- Duâ olup üç sûrededir. Onlar da şunlardır: "83, 104, 111" 10- Ta'lildir, bir sûrededir, o da "106" dır.

Erkeğe de, kadına da konulan isimler

Ahsen (a): Daha güzel, en güzel, pek güzel.
Aydın: İleri düşünceli, münevver.
Bahtıgür: Kısmeti bol olan.
Bahşi: Âşık, seven, tutkun.
Behmen (f): Zeki, anlayışlı, kavrayışlı, tedbirli.
Bilge (t): Bilgisiyle davranışları birbirine uyan.
Bera (a): Fazilet, meziyet, olgunluk, iyilik, güzellik.
Berat: Yapılan hayırlı bir iş yüzünden affetmek üzere verilen karşılık
Bereket (a): Bolluk, verimlilik.
Candân: İçten, samimi, dost.
Deniz: Büyük su birikintisi.
Ecmel (a): Çok güzel, çok yakışıklı.
Elmas (a): Çok kıymetli.
Ender (a): Çok seyrek, az bulunur, nâdir.
Ferda (f): Yarın, gelecek zaman.
Feza (f): Gökyüzü, uzay.
Fikret (a): Düşünme, tefekkür, fikir.
Gökçe: Gök mavisi gibi pırıl pırıl.
Hayran (a): Şaşmış, hayrette kalan hayranlık duyan.
Hidâyet (a): Doğruya kavuşan. Hak yol, islâmiyet. .
Hikmek (a): İlim, fen, fıkıh, ilâhi kitap.
Hilal (a): Yeni ay.
Işık: Aydınlatan.
İmran (a): Evine bağlı kalan.
İrfan (a): Bilip anlıyan,  zihni olgun.
İsmet (a): Namuslu, kötülük ve rezaletlerden kaçınan. Bütün büyük-küçük günahlardan uzak, kendi dîninde ve diğer dinlerde haram olmuş veya olacak bir şeyi yapmıyan, hiç bir günah işlemiyen masûm olan peygamber sıfatı.
Kamer (a): Ay. Ay gibi güzel.
Kudret (a): Kuvvet, takat, güç, kabiliyet.
Merîh: Güneşe en yakın gezegen
Merset (a): Kerim, cömert.
Mukadder (a): Alın yazısı, değeri bilinmiş.
Muzaffer (a): Zafer, kazanmış, kahraman.
Mücteba (a): Seçilmiş.
Nimet (a): İyilik, lütuf, ihsan, bahşiş, saadet, mutluluk.
Nüzhet (a): Neşe, sevinç, ferahlık.
Olcay: Talih, ikbal, kader.
Özcan (t): Candan, samimi,içten.
Özge (t): Başka, yabancı, iyi güzel, şakacı, cana yakın.
Refet (a): Merhamet etme, acıma, esirgeme, çok acıma.
Rûşen (f): Aydın, parlak belli, âşikâr, apaçık, ortada.
Seçkin: Seçilmiş, üstün, güzide, emsallarinden üstün.
Sermet (a): Daimi, sürekli, ebedi, cavid, ezeli.
Servet (f): Mal, mülk, bakımından zengin olan.
Sezer: Sezgisi güçlü erkek
Siret (a): Tavır, davranış, hareket genel olarak ahlak.
Suat (a): Kutlu, uğurlu, uğur getiren
Sultan (a): Hükümdar, iktidar sahibi
Şadman (f): Sevinçli, hoşnutluk.
Şafak (a): Güneş doğmadan önceki ufuktaki aydınlık.
Şenal: Şen ve neşelilerle arkadaşlık yapan.
Ufuk (a): Yerle göğün birleşmiş gibi göründüğü yer
Uğur: Baht, talih.
Utku: Zafer, gâlip gelme, karakter ve ahlâk bakımından emsallerinden önde olan.
Ümran (a): Bayındırlık, medeniyet, refah, bereket.
Üstün: Emsâllerinden daha ilerde olan, gâlip gelen.
Ümit (f): Umut, umulan, beklenen şey emel, arzu, rica.
Yakut (a): Değerli bir süs taşı.
Yaran (f) Dost, arkadaş, eş.
Yüksel: Manevi alanında yüksel ol.
Zînet (a): Yararı, menfaati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şey. Başkalarını imrendirecek, onlara üstünlük sağlıyacak, öğünecek şeyleri yapmak, vekar, hürmet ve sevgi hâsıl etmek ve Allahü teâlâya çok şükretmek niyetiyle kullanılan süs.

ÇOCUĞA İSİM VERİRKEN

Çocuğa, doğunca veya doğumu müteakip yedinci günü adı konur. Doğduktan sonra hemen ölen çocuğa da ad konur, yıkanır, cenaze namazı kılınır. Ölü doğan çocuklara isim vermek gerekmez. Fakat isim vererek defnetmek iyi olur. Çocuğun ismini ilim ehli salih bir zata koydurmalıdır. Eshab-ı kiram, çocuklarına isimlerini Peygamber efendimize verdirmeyi tercih etmişlerdir. Çocuğa ad koyarken, çocuğun dedesi veya en yaşlı, ilmi en çok olan çocuğu kucağına alır, abdestli olarak kıbleye döner ve ayakta sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okur. İsmi üç kere tekrar etmek, çocuğun ağzına bir tatlı sürmek iyi olur.

Peygamber efendimiz, Hz. Hasan doğunca, kulağına ezan okumuştur. Ezan okuyacak kimse, çocuğu yastık gibi yumuşak bir şey üstüne koyarak kucağına alır. Çocuğu birisi kucağına alıp, ezanı bir başkası da okuyabilir. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

(Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunursa, “Ümmü sıbyan” hastalığından korunmuş olur.) [Beyhekî]

Çocuğa isim koyduktan sonra hayır duâda bulunmalıdır. Peygamber Efendimiz, (Ya Rabbi, bu çocuğu hayırlı ve salihlerden eyle ve onu güzel bir şekilde yetişmesini sağla!) diye duâ etmiştir.

Hz. Ebû Mûsel eş’arî, (Çocuğumu doğduğu gün Resûlullaha götürdüm, adını İbrahim verdi.) dedi. Amr b. Şuayb’ın dedesi ise, (Resulullah, yeni doğan çocuğa yedinci günü isim verilmesini ve akika kesilmesini emretti.) dedi. [Tirmizî]

Buharî’de, “Eğer akika kesilmeyecekse, çocuk doğduğu vakit isim konur ve ağzına tatlı bulaştırılır.” deniyor.

Akika kurbanı: Akika, çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek için hayvan kesmektir. Akika, çocukları belâlardan, hastalıklardan korur. Yaşlı kimse, kendisi için de kesebilir. Peygamber efendimiz de, kendisi için kesmiştir.

Akikanın veya ölüler için kesilecek kurbanın bedelini ilim neşri ile meşgul bir vakfa vermek caizdir. Çünkü akika müstehabdır. Ölüler için kesilecek kurban nafiledir. İlim neşri ise farzdır. Farzın yanında, müstehab ve nafile, denizde damla bile değildir. Bu bakımdan farzı tercih etmelidir!





DABBETÜ'L ARZ


RÜYA TABİRİ DENİNCE:İBN-İ ŞİRİN

Basralı Muhammed, kara kaşlı, kara gözlü, inci dişli, güleç yüzlü bir gençtir. Zevkli giyinir ve daima çiçek gibidir. Nasıl görür, nerede karşılaşır bilemiyoruz ama devlet adamlarından birinin karısı ona gönlünü kaptırır. Kadıncağız kara pus kara yas oturur, yemeyi içmeyi unutur.
Bu ani değişim yaşlı dadının gözünden kaçmaz. Hani ‘aşk insanı söyletir’ derler ya, yine öyle olur. Hanımefendi önceleri “yok bi şey”lerle geçiştirse de fazla dayanamaz, bülbül olup şakımaya başlar.
Nihayet “filanca yerdeki bezzaz” der ve büyük sırra kapı aralar.
Yaşlı dadı “üzüldüğün şeye bak” der, “ben de vali ya da nazırlardan biri sandımdı. / -Ne farkeder ki? / -Çok şey farkeder. / -Anlayamadım? / -Anlamasan da olur. Şimdi söyle bana, o genci getireyim mi sana?/ -Böyle bir şeyi yapabilir misin? / -Sen beni ne sanıyorsun?
İhtiyar kadın ertesi gün iki koca testiyi suyla doldurur, doldurur ama elleri kopar. Muhammed’in önünden geçerken beklenilen olur, genç bezzaz fırlayıp kalkar, yaşlı kadının testilerini kapar.
Kadın önde, Muhammed arkada yürür, konağa varırlar. İhtiyar dadı. “A be evladım” der, “oldu olacak şunları yukarıya bırak.” Bir kat çıkarlar, bir kat daha çıkarlar, bir kat daha... İhtiyar “şuraya” deyip onu bir odaya sokar, ardından kilitleyiverir, kapı olur mu sana duvar?
Muhammed olup biteni anlamaya çalışırken perdeler kıpırdar, ardından bir kadın çıkar. Genç bezzaz düştüğü tuzağı anlayınca kıpkırmızı kesilir, kapıyı sarsmaya, ağlayıp yalvarmaya başlar. Kadın “Şışşşt sakin ol” der, “yoksa bağırırım, uşaklar muhafızlar başına yığılırlar.”
-Ama ben... Su... Testi... O ihtiyar...
-Buna kim inanır? Üçüncü katta ve yatak odamdasın. Adama burada ne aradığını sorarlar?
Muhammed kapıdan çıkamayacağını anlayınca cama koşar ve zerre kadar tereddüt etmeden kendini aşağı atar. Yere oldukça sert düşer ve kısa süren bir baygınlık yaşar. O anda hayal meyal Yusuf Aleyhisselam’ı görür. Yüce Nebi onu muhabbetle kucaklar ve “biliyor musun” der, “senin başına gelenler de benim başıma gelenlere benziyor. Dilerim Cenab-ı Hakk seni de benim ilmimden hissedar yapar!”
Derler ki o günden sonra İbn-i Sirin rüya tabirinde derya olur, İmam-ı azam hazretleri bile gelip rüyasının tabirini ona sorar.
Şeytani, rahmani
İbn-i Sirin rüyaları “nefsani, şeytani ve rahmani” diye tasnif eder. Rüyasının tesirinde kalanlara “aldırma” der, “sen uyanık iken Allahü teâlânın emirlerini yapmaya bak.” Biri rüyasında insanların ağızlarını mühürlediğini söyleyince gülümser “hadise açık” der, “sen ramazan-ı şerifte müezzinlik yapmadın mı?”
Rüyasında domuzların boynuna inci takan birine “saman pazarında altın satıyorsun” buyurur, “bundan böyle ehil olmayan kimselere hikmet öğretmeye kalkışma!” İbn-i Sirin evinde her cuma paluze pişirtir, hem çoluk çocuk yerler, hem gelene geçene ikram ederler. Tam 41 çocuğu olur ama Abdullah’tan gayrisini kaybeder, büyük bir teslimiyetle boynunu büker, nur yüzlü bebelerini elceğizi ile defneder. Dil ile “alan da O (Celle Celalüh) veren de” demek kolaydır ama bunu hal ile söyleyebilene “yiğit” derler.
İbn-i Sirin’in annesi (Safiye Hatun), Hazret-i Ebûbekir’in azatlı kölesi, ablası (Hafsa Radıyallahü anha) ise sayılı muhaddislerden biridir. O da genç yaşlarda ilme sevdalanır, Hazret-i Aişe, Zeyd bin Sabit, Hasen bin Ali, Ebu Hureyre, Abdullah bin Abbas, Cündeb bin Abdullah, Samira bin Cündeb, İmran bin Husayn, Huzeyfe bin el Yemani, Ebû Said-i Hudri, Ebû’d-Derdâ ve Enes bin Malik gibi zirvelerden (Aleyhimürrıdvan) ders alır.
Mübarek, bidat sahiplerinden uzak durur ve gıybet edenlerden çok kaçar. Biri gelip Haccac hakkında konuştuğunda “Şüphesiz Allahü teâlâ hükmünde adildir. Başkasının haklarını Haccac’tan alacağı gibi, Haccac’ın hakkını da başkalarından alır. Yarın İzzet ve Celâl Sahibinin huzuruna çıktığında sana senin günahlarını soracaklar, Haccac’ınkileri değil” buyururlar.
İbn-i Sirin “filan şahıs, filandan daha âlimdir” hatta “şu Yahudi tabib, şu Yahudi tabibden daha bilgilidir” demekten bile çekinir. Ola ki diğeri incinebilir.
Mübarek “Sakın kimseye haset etmeyin” buyurur. “Eğer cehennemlikse neyine özeneceksin. Yok cennetlikse ona uymalı ve imrenmelisin.”
İbn-i Sirin birisine “Nasılsın?” diye sorar. Adam “ailesi kalabalık, cebinde meteliği olmayan ve borcundan ötürü insanlardan kaçan biri nasıl olursa” diye dert yanınca hemen evine koşar, bütün parasını getirip (bin dirhemdir) adamın önüne koyar. Biliyor musunuz, o büyükler insanların halini hatırını “laf olsun” diye sormazlar.
Beş ama ne?
Bir gün kefil olduğu bir tüccar yüzünden hapse düşer. Muhafız ona bir ikram yapar, zindanın kapısını açar. “Buyrun” der, “sabah dönmek üzere evinize gidebilirsiniz”. Büyük veli “sakın ha” der, “sen, sana denileni yap!”
Bir gün İmam-ı Azam Hazretleri İbn-i Sirin’e gelir. “Rüyamda Azrail Aleyhisselâmı gördüm” der, “canımı ne zaman alacaksın diye sordum bana beş parmağını gösterdi. Beş de ne? Söyleyin n’olur, beş ay mı, beş yıl mı, beş dakika mı?” İbn-i Sirin’in yüzüne ferahlatan bir tebessüm yayılır, “siz de biliyorsunuz ki” der, “beş şey vardır ki onu kimse bilemez. Ölüm de bunlardan biridir. Azrail âleyhisselam onu hatırlatmış olmalı...”
Ama şu var ki İbn-i Sirin dahi ölümden ve hesap gününden çok korkar. Söz kabirden, kefenden açıldığında yüzü kireç gibi olur ve kaskatı kesilir. Mübarek çok güzel can verir ve Hasan-ı Basri gibi bir zirveyle aynı kubbe altında yatmakla şereflenir.